Türk Milliyetçiliğinin Yakın Tarihi Üzerine Bir İnceleme


(Serdar Cevher, 19 Temmuz 2008)



Türk Milliyetçiliği özelinde inceleyecek olduğum milliyetçilik düşüncesinin temeline inebilmek için, öncelikle bu kelimenin kökünü oluşturan “millet” sözcüğünün ne anlama geldiğini irdelemek yerinde olur. Millet sözcüğünden ne anlamalıyız? Bazı düşünürler “millet” adını verdikleri toplulukların binlerce yıldır var olduğunu iddia etmektedirler; ancak bizim bugünkü anlamıyla “milli” ve “milliyetçi” kelimelerini tartışabilmek için bu çalışmada “millet” sözcüğünden, 1789 Fransız İhtilali'nden sonra ortaya çıkan, kimi unsurlarda ortaklaşmış organize bir topluluğu anlamamız gerekir. Anlaşılacağı üzere burada millet, Yakın Çağ'da kavuştuğu modern anlamıyla incelenecektir.

1) Cumhuriyet Öncesinde Millet Kavramı

Milletin ortak unsurları konusunda muhtelif yorumlar hem Avrupalı, hem de Türk milliyetçi düşünürlerde mevcuttur. Özellikle Osmanlı Devleti'nin dağılma döneminin sonlarında, milliyetçi akımlar neticesinde parçalanmakta ve küçülmekte olan ülkeyi kurtarmak amacıyla bu zehrin bir “panzehir”e dönüştürülmesi gündeme gelmiş, ancak odak noktası konusunda bir süre için mutabakata varılamamıştır. Millet, hangi asli unsur üzerinde yükselecektir? Bu soru, Yusuf Akçura'nın Üç Tarz-ı Siyaset makalesinde enine boyuna tartışılır. Bu makalede Akçura, Jön Türkler tarafından savunulmakta olan, din ve etnik köken farklılıklarına bakılmaksızın birleşilmesi düşüncesini içeren Osmanlıcılık'ı, bu fikir için artık çok geç kalındığı savıyla saf dışı bırakmış, ardından çeşitli iç ve dış zorluklardan ötürü gerçekleşme ihtimalleri birbiriyle denk gibi görünen Türkçülük ve İslamcılık düşüncelerini ele almıştır. Ancak Yusuf Akçura'nın kişisel olarak “Türklük üzerine inşa edilecek bir millet”ten yana olduğu da malumdur. (“...Akçura için ise her şeyden önce Türklüğün kaderi söz konusuydu. Nitekim, Üç Tarz-ı Siyaset'te Türk milliyetçiliğinin İslamiyet'ten çok daha üstün bir ilke haline geldiğini açıkça ortaya koymuş ve İslamiyet'in bu temel ilkeye hizmet etmesi gerektiğini vurgulamıştı.”) (Georgeon, François, “Yusuf Akçura”, “Tanıl Bora, Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, cilt 4, Milliyetçilik”, s. 506) Nitekim, tarihsel gelişme de bu yönde gerçekleşmiş ve Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu doğrultuda öncelikli olarak incelemekte olduğumuz millet kavramının İslamlık veya Osmanlılık değil, Türklük üzerine şekillendiğinin altını çizelim.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması süreci öncesinde, özellikle M. Kemal Atatürk'ün “fikir babam” dediği rivayet edilen Ziya Gökalp, “Millet Nedir?” başlıklı makalesinde, tasavvurundaki milleti oluşturan öğeleri belirtiyor. (“...O halde, millet nedir? Coğrafi, ırki, siyasi, iradi kuvetlere tefevvuk ve tahakküm eden başka ne gibi bir rabıtamız vardır? İçtimaiyat ilmi gösteriyor ki rabıta, terbiyede, harsta, yani duygularda iştiraktir.” (Gökalp, Ziya, “Millet Nedir?”, “Ziya Gökalp, Hayatı, Sanatı, Eseri”, s. 70) Burada gördüğümüz gibi, Gökalp, millet'i kültür, duygu ve yetiştiriliş bakımından ortak unsurlar taşıyan bir topluluk olarak betimliyor. Yine aynı makalede Gökalp, “... Millet, lisanen müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan harsi bir zümredir.” (s. 72) diyerek milletin tanımını netleştiriyor. Bu tanımda ve Atatürk'ün millet tanımında ortak unsurlar söz konusu. Atatürk milliyetçiliği açısından millet'in ne anlama geldiği, Atatürk'ün ağzından şöyle anlatılıyor: “1) Zengin bir hatıralar mirasına sahip bulunan; 2) Beraber yaşamak konusunda ortak arzu ve istekte samimi olan; 3) Sahip olunan mirasın korunmasına beraber devam etmek hususunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden meydana gelen topluma Millet adı verilir.” (Genelkurmay Başkanlığı, “Atatürk'ün Görüş ve Direktifleri”, s. 47) Burada belirtilen “zengin hatıralar mirası” Gökalp'in hars birliğini, “beraber yaşamak ve mirası korumak konusundaki ortak arzu” ise yine Gökalp'in belirttiği duygu birliğini tarif ediyor denilebilir. Demografik olarak Anadolu topraklarında birçok farklı etnik unsurun yaşadığı, bilhassa Gökalp'in Diyarbakır, Atatürk'ün ise Selanik göçmeni olmalarının da etkisiyle göz önünde bulunduğu için, iki fikir adamının da sundukları millet tanımında soya dayanan herhangi bir öğe bulunmamasının, toplum mühendisliği açısından pragmatik bir çözüm olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Zira ortak amaç, eldeki topraklarda mümkün olduğunca geniş bir ülke kurmak olduğundan soya dayalı bir tanımın daha başlangıç aşamasında bölünmeleri beraberinde getirmesi kaçınılmazdır.

Cumhuriyetin hemen öncesinde Osmanlı Devleti bünyesinde faaliyet gösteren Türk Ocağı derneğinde de görüldüğü gibi, “...Ocağın genel yaklaşımı, bir yandan kültürel vurgusu yüksek bir “Türk Birliği” temasını işlerken, diğer yandan da imparatorluğun Arap, Çerkes, Kürt, Laz vb. unsurlarını, 'kavmiyet' iddiasında bulunmadıkları sürece 'Türk' olarak kabul etmek yönündedir.” (Üstel, Füsun, “Türk Ocakları”, “Tanıl Bora, Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, cilt 4, Milliyetçilik”, s. 264) Sonuçta, yüzyıllarca çokuluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde yaşamış olan cumhuriyet öncesi dönemi ideologları, genellikle dışlayıcı olmak yerine kültür birliği temeline dayanan, “geniş anlayışlı” bir Türk milliyetçiliği düşüncesiyle hareket etmişlerdir.


2) Cumhuriyet Döneminde Millet ve Bu Eksende Milli Kavramı

Cumhuriyet döneminden itibaren Türk Ocaklarının genel ideolojisinin CHF ile bütünleşmesi süreci başlar. Bu doğrultuda “hars birliği” ülküsü çerçevesinde “Vatandaş Türkçe Konuş!” gibi kampanyalar başlatılır; benzeri şekilde “...Sermayenin Türkleştirilmesi yönünde çaba gösteren şubelerin faaliyetleri de övülür.” (Üstel, Füsun, “Türk Ocakları”, “Tanıl Bora, Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, cilt 4, Milliyetçilik”, s. 266) “Muasır medeniyetler” seviyesine çıkılabilmesi için acilen sınai kalkınma gereklidir, bu doğrultuda milletin bekası üstyapısal unsurların ortaklaştırılmasının yanında, altyapının da sağlama alınmasıyla mümkündür. Milli burjuvazinin yaratılması da bu sürecin bir parçasıdır.

Sermayenin Türkleştirilmesi ve dolayısıyla milli burjuvazi yaratılması yönündeki çabaların, İkinci Dünya Savaşı yıllarında “Varlık Vergisi” gibi bir olguya kadar varacak sonuçları olmuştur. Kaldı ki, Türklere ait olmayan malların Türklerin zimmetine geçirilmesi hadisesi sadece Varlık Vergisi gibi tek seferlik yasalarla değil, aksine bir süreç şeklinde gerçekleştirilmiştir. Bu durumu CHF mebusu olan Mahmut Esat Bozkurt, 1930'da yaptığı bir konuşmada bizzat belirtiyor: “...Bağlar, bahçeler, hatta dağlar, ovalar, mal, mülk, memleketin iktisadiyatı baştan başa Türk olmayanların elinde değil mi idi? Bugün bütün bunlar Türklerin eline geçti, bu da Cumhuriyet Halk Fırkası'nın siyasetinin semeresidir. Düne kadar yabancıların yanında amelelik yapan binlerce Türk'ün bağ, bahçe, mülk sahibi olduğunu az mı görüyoruz.” (Uyar, Hakkı, “'Sol Milliyetçi' bir Türk Aydını: Mahmut Esat Bozkurt”, s. 208)

Bu durum, aslında kendi içinde bir çelişki yaratmaktadır. Resmi ideoloji, devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğunu söylemekte, öte yandan “Türklere ait olmayan malların Türklerin eline geçirilmesi” çalışması yürütülmektedir. Bu durumda “Söz konusu mallar hangi Türklerin elinden alınarak hangi Türklere verilmektedir? Acaba 'kademeli bir Türklük anlayışı' mı söz konusudur, veya Müslümanlık Türklüğün ayrılmaz bir parçası mıdır?” gibi soruların belirmesi kaçınılmazdır. Bu açıdan, aslında gayrimüslim azınlığın Türk olarak görülmediği, bu yüzden de laiklik anlayışının tam olarak benimsenilmediği sonucu da çıkarılabilir. Milli burjuvazi yaratılması çalışmaları içinde gayrmüslimliğin gayrimillilik sayılması, “Milli nedir?” sorusunun cumhuriyetin erken dönemlerinde nasıl bir yanıt bulduğuna açıklık getirebilir. Bu konu, “Türk Milliyetçiliğinde Din Unsuru” altbaşlığında daha ayrıntılı bir şekilde incelenecektir.

1930'lardaki “Millet” tanımındaki görece değişikliği örnekleyebilmek açısından, o dönemki İstanbul Üniversitesi Hukuk Başlangıcı, Tarihi ve Felsefesi Doçenti Yavuz Abadan'ın söylemleri, özellikle de “Cumhuriyet Halk Partisi Yayını” başlıklı bir kitapta yer alması açısından dikkat çekicidir. Abadan'a göre “milli şuur”un esasları, “...toprak, dil, tarihi mukadderat, siyasi gayeler, kültür, kan vesairede tam bir iştiraktır.” (Abadan, Yavuz, “Hukukcu Gözü İle Milliyetcilik ve Halkçılık”, s. 7) Görüldüğü gibi burada ulusal bir bütünlüğü oluşturacak fertlerde olmazsa olmazlar arasına “kanda iştirak” da dahil olmuştur. Bu esaslar göz önünde bulundurularak yapılacak bir Türklük sınamasında, Kürt asıllı Ziya Gökalp gibi Türkçülük adına “tek dil, tek ülkü, tek kültür düsturunu en önce benimseyenlerden biri” (Bali, Rifat N., “Tekin Alp”, s. 897) olan yahudi asıllı Tekin Alp dahi başarılı olamayacaktır.

Resmi ideoloji, milleti oluşturan halkların kültür birliğini sağlamaya ve köken olarak Türk olmayan unsurları vatandaşlık bağıyla ve “kültürel açıdan” devşirmeye çalışırken, özellikle 30'ların sonuna doğru Almanya'da yükselen Nazizmin etkisinde kalan (her ne kadar kendileri bu etkiyi genelde reddetse de) köktenci bir Türk milliyetçiliği de ortaya çıkmıştır. Siyasi açıdan tüm dünyadaki “safkan” Türklerin birleştirilmesini savunan bu görüş, milletin temeline net bir biçimde soyu koyar ve ırkçı söylemleri dillendirmekten çekinmez. Geçerli olan resmi ideolojinin devşirmeci politikasının tersine, Türk olmayan unsurların ülkeden atılmasını savunan Reha Oğuz Türkkan'ın ırkçılığı, üç ana maddede belirtilebilir: “1) En üstün ırkın Tur uruğu, onun içinde de Türk milletini görmek, 2) Türk kanı taşımayan unsurları milli sınırlar dışına atmak, 3) Öz Türk kanından olmayanlara, Türk milletinin tefekküründe, hayatında ve idaresinde yer vermemek” (Önen, Nizam, “Reha Oğuz Türkkan”, s. 362)

Turancı-Türkçüler için millet kavramı, ülke sınırlarını aşar. Resmi ideolojide çizilen toprak ve kültür birliği söyleminin aksine, soy bakımından Türk olan fakat dünyanın dört bir yanında farklı ülkelerde dağınık bir biçimde yaşamakta olan fertler Türk milletini oluşturur. Bu durum, kaçınılmaz bir şekilde “milletin birliği” ülküsü çerçevesinde Pantürkizm'i, yani tüm bu fertlerin birleşik, büyük bir Türk devleti içinde yaşatılması arzusunu beraberinde getirir. Türkçülüğün fikir adamlarından Nihal Atsız, bu durumu şöyle anlatır:
... Türkçüler için İzmir'i kurtarmak üzere yapılan savaşla Kıbrıs'ı, Kerkük veya Azerbaycan'ı, Türkistan'ı kurtarmak için yapılacak savaşlar arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü Türk milleti bir bütün olduğu için Türkçülük ancak ve yalnız, bütün Türkleri içine alan bir milliyetçilik davasını edinir.” (Atsız, Nihal, “Türkçülük ve Siyaset”, “Makaleler, III” s. 27) Hatta Atsız, yalnız Türkiye topraklarında yaşayan Türkleri kapsayan, “Dış Türkler”le ilgilenmeyen bir milliyetçiliği benimsemiş kişileri, “...Tutsak bir Türk ülkesinin kurtarılması için göze alınacak savaşı istilacılık sayan nice insanlar vardır.” diyerek eleştirir.

Atsız için milli kavramı, ırki kavramıyla aynı manayı taşımaktadır. Onun millet anlayışını anlamak, başka bir makalesinde bulunan şu satırları okumakla daha da mümkün olur: “...Türk olmak için kanı Türk olmaktan başka çıkar yol yoktur ve olamaz da...”, “Türkler için milliyet her şeyden önce bir kan meselesidir. Yani Türküm diyecek olan adam Türk neslinden olmalıdır. Türk nesli de tarihen malum ve meşhur olan Türklerdir. Sibiryanın buzlu bir bucağında yaşayan bir Saka veya Litvanya'da yaşayan bir Kıpçak Türk'tür. Sakanın dili bize pek aykırı gelebilir, Litvanyalı Kıpçak çoktandır öz dilini unutup Litvan diliyle konuşmuş olabilir. Fakat onlar kanca Türk oldukları için Türktürler.” (Atsız, Nihal, “Yirminci Asırda Türk Meselesi II, Türk Irkı = Türk Milleti”, “Makaleler, III” s. 140-143) Görüldüğü gibi, Atsız'a göre millet olmak için vatan ve hatta dil birliğine gereksinim yoktur, ancak kan ve ülkü birliği şarttır. Öte yandan, aynı makalenin sonunda varılan neticede “...1) Türk olmak için önce kanı Türk olmak lazımdır. 2) Ondan sonra dili Türk olmak lazımdır. 3) Ondan sonra dileği Türk olmak lazımdır.” (s. 146) koyulan şartlarda dil birliği de gözetilmektedir. Yine başka makalelerinde, “Türk milleti, Türk kökünden gelenlerle Türk kökünden gelmiş olanlar kadar Türkleşmiş kimselerden meydana gelen topluluktur.” (Atsız, Nihal, “Türk Halkı Değiliz, Türk Milletiyiz”, “Makaleler, IV”, s. 138) ve “...Türkler ise Türk soyundan gelenlerle Türk soyundan gelmişler kadar Türkleşip kendini o soya bağlayan ve beyninde hiçbir yabancı ırk düşüncesi bulunmayan fertlerin topluluğudur.” (Atsız, Nihal, “Türkçülük ve Siyaset”, “Makaleler, III” s. 27) diyerek ırkçı söylemini biraz yumuşatır. Bu durumda, Atsız'ın kimi kriterlerinden çeşitli zamanlarda tavizler verdiği söylenebilir.

Gerek R. Oğuz Türkkan, gerekse Nihal Atsız tarafından sunulan Türkçü doktrin ve bu doğrultuda yürüyen kadrolar, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında -muhtemelen Almanya'nın uğradığı bozgunun verdiği korkuyla- devlet tarafından kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. CHP için yeni kurulmuş ve ekonomik açıdan geri bir ülkenin Pantürkist bir maceracılığa atılması rasyonel sebeplerle kabul edilemeyeceği gibi, ırkçı düşüncelerin ülkedeki farklı etnik kökenden yurttaşları dışlamasından ve sonuçta bölücülüğe neden olmasından çekinilmiştir. Ancak yine de, devletin Türkçülük konusunda kesin bir tavır aldığını iddia etmek zordur: “...1944 Irkçılık-Turancılık davası sanıkları bir yılı aşkın süre hapis kaldılar. Davanın sonucu, rejimin, bu akıma bir mesafe koyduğunu ama onu büsbütün gayri meşru saymadığını gösterdi. Sanıklar, 'suç olmayan bir fikrin (milliyetçilik) cemiyet haline girmesi de suç olamaz' ve 'bu nümayiş, milli bir ideolojinin, milli olmayan bir ideolojiye karşı ifadesinden ibarettir” hükümleriyle beraat ettiler.” (Bora, Tanıl, “Alpaslan Türkeş”, “Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, Cilt 4, Milliyetçilik, ”, s. 686)

Çok partili hayata geçilen 1946 ve Demokrat Parti'nin iktidara geldiği 1950 sonrasında, milliyetçilik düşüncesinin içinde dini motiflere daha sık rastlanmaya başlanır. Esasında bu parti, İslam dinini modern cumhuriyetin kontrolüne sokan CHP'ye karşı “dini vecibelere saygılı” olduğunu söyleyen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın ve sonrasında benzer bir yaklaşıma sahip Serbest Fırka'nın mirasçısı konumundadır; bu yüzden yıllarca dini duyguları bastırılmış olan kitlelerin oylarını alarak iktidara geldiği ve bu doğrultuda dini stratejik bir araç olarak kullandığı saptaması yanlış olmaz. DP'nin ardılı Adalet Partisi'nin de benzer bir yolda gitmesi sonucu 1960'larda oluşan böylesi bir konjonktürde, Alpaslan Türkeş önderliğindeki Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin sadece Türk milliyetçiliği üzerine gitmekle ancak küçük bir halk kitlesinden oy alabildiği görülmektedir. Bu doğrultuda CKMP, özünü Türk-İslam ülküsü olarak belirleyecek olan MHP'ye evrilecektir. Bu noktadan geriye dönerek Türk Milliyetçiliğinin başından beri dinle olan ilişkisini incelemek, başlarda daha laik gözüken anlayışın nasıl 1960'lardaki hale büründüğünü anlamak açısından yararlı olacaktır.

3) Türk Milliyetçiliğinde Din Unsuru

Türk milliyetçilerinin çoğu, yüzyıllarca saltanatının başı halife olan Osmanlı Devleti'nden çıkacak yeni bir devletin, laik bir milliyetçilik anlayışı üzerine oturtulması sürecinde din olgusunun nasıl bir yere sahip olması gerektiği üzerine kafa yormuştur. Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset makalesinde “...Cemiyetlerde vicdan serbestliği, din birliğinin yerini alıyor.” ve “Dinler ancak ırklarla birleşerek, ırklara yardımcı ve hatta hizmet edici olarak, siyasi ve içtimai ehemmiyetlerini muhafaza edebiliyorlar.” diyerek modern ulus devlet yapısı içinde dinin nasıl bir yere sahip olduğunu/olması gerektiğini belirtmiştir. (Akçura, Yusuf, “Üç Tarz- Siyaset”, s. 34-35) Bununla beraber, dini toplum yaşantısından dışlamadığının da altı çizilmelidir. Hatta Akçura, “...Kemalist döneme kadar, İslamiyet'i dışlayan tüm reform girişimlerine karşı çıktı.” (Georgeon, François, “Yusuf Akçura”, “Tanıl Bora, Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, cilt 4, Milliyetçilik”, s. 506) Dinde reform yapılması gerekliliği, Akçura'nın bu konudaki düşüncelerinden bir diğeridir.

Türk milliyetçiliğinin kurucularından Ziya Gökalp, “...Türklükle İslamlık, biri 'milliyet', diğeri 'beynelmileliyet' mahiyetinde oldukları için, aralarında asla tearız yoktur.” der. (Gökalp, Ziya, “Ziya Gökalp, Hayatı, Sanatı, Eseri”, s. 27) “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindenim” diyerek üç ayrı kimliğe aynı anda sahip olunabileceğini ileri süren Gökalp, İslam'ı adeta Türk milliyetçiliğinin harcı gibi tahayyül etmiştir. “...Osmanlılık'ın bir siyaset stratejisi olarak sahneyi erken terk etmesi, diğer iki ideolojik yaklaşımın birbirine kaşıt hale geldiğini göstermez. Aksine belki de Osmanlılık stratejisinin ortadan kalkması bütünüyle birbirinden beslenmeye oldukça açık İslamcılığın ve milliyetçiliğin, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte karşılıklığını artırmıştır. Bu anlamda Ziya Gökalp, Türk muhafazakarlığının ana mecrasını teşkil eden İslamcılık-milliyetçilik ekseninin farkına varan ve bunu milliyetçilik lehine bir hamle fırsatı telakki eden siyasal düşünürlerin önde gelenlerinden de biridir.” (Ünüvar, Kerem, “Ziya Gökalp”, “Tanıl Bora, Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, Cilt 4, Milliyetçilik” s. 30) Bu bağlamda Ziya Gökalp için “Milli nedir?” sorusunun cevabının dinden tamamıyla bağımsız kavramlarla verilemeyeceği ortadadır.

Bir diğer milliyetçi Türk aydını Mahmut Esat Bozkurt ise, Gökalp'ten daha laikçi bir tablo çizer. “...Din hangi millette dünya işlerine karıştı ise, mutlaka bu yolda kullanıldı. Bu ıstırapları, İslam alemi kadar Hıristiyan dünyası da çekti. Milletler bütün bu haileye karşı tek bir kurtuluş çaresi bulabildiler. O da dini dünya işlerinden ayırmak, onu siyasete karıştırmamak, onu yalnız vicdan işi yapmak...” (Uyar, Hakkı, “'Sol Milliyetçi' bir Türk Aydını: Mahmut Esat Bozkurt”, s. 215) Bu yaklaşım, resmi CHP ideolojisini de Gökalp'in yaklaşımından daha çok yansıtır. Hatta genel anlamda devlet, tüm tekke ve zaviyelerin kapatılması, özellikle Takrir-i Sükun yasasıyla birlikte tarikatların tasfiye edilmesi (yer altına indirilmesi) gibi olaylarda görüldüğü üzere, dini birleştirici bir unsur olmaktan çok otoriteyi tehdit edebilecek bir alternatif güç olarak görmektedir. Bu nedenle din üzerinde kurulan otorite, ileride çok partili demokrasiye geçilmesiyle birlikte kitlelerin reaksiyonunu getirecektir.

Öte yandan, resmi ideolojinin İslam'ı tamamen dışladığını söylemek de doğru olmaz. Özellikle milli burjuvazinin yaratılması sürecinde gayrimüslimlerin varlıklarına el konularak bu taşınır veya taşınmazların “öz be öz Türk” burjuvaziye kazandırılması süreci dikkate alınırsa, devletin yaratmak istediği milli burjuvazinin yalnız Türk değil, “Türk ve Müslüman” bir burjuvazi olduğu daha iyi anlaşılır. Burada resmi ideoloji için milli kavramının dinsel bir kimlik de kazandığı söylenebilir. Tek parti döneminde çıkan birçok mizah dergisinde yer alan anti-semitist karikatürler de, yine gayrimüslim azınlığın ekonomiyi tehdit ettiği imasını taşımakla, milli kavramının yaygın olarak İslam'la ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.

Köktenci ve Pantürkist Türkçüler genelde ideolojileriyle dinin arasına bir mesafe çekmeyi uygun görmüşlerdir. Bazıları Orta Asya geleneğine yakın buldukları Şamanizm veya Paganizm'in Türk töresine daha yakın olduğunu düşünseler de, bu düşünce genellikle metinlerde yer bulmaz. İslam dininin öngördüğü beynelmilelciliğin ise Türkçülük için zararlı olduğu fikri hakimdir. “...Atsız'a göre, İslam kardeşliği ve İslam birliği peşinde koşanlar millet hainidir. İslam'ın tanımadığı ırk ve renk ayrımını Türkçülerin tanıdığını vurgular. Türk milli birliğini, bölücü olabilir kaygısıyla, belirli bir din koşuluna bağlamaz. Sünnilik-Şiilik davası, Atsız'a göre, Türklerin milli enerjilerinin boşuna harcanmasına neden olmuştur. İslam'ı da tümüyle almak yerine Türkleştirilmesini savunur.” (Bakırezer, Güven, “Nihal Atsız”, “Tanıl Bora, Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, Cilt 4, Milliyetçilik” s. 357) Bu fikirden ötürü, CKMP'nin MHP'ye evrilmesi sürecinde Nihal Atsız'cı kadrolar tasfiye edilmiş ve Milliyetçi Hareket Partisi, Türk-İslam ülküsünün etrafında şekillenmiştir.

Türklüğün ve İslamlığın ayrışmaz birer unsur olarak bir arada anılması, bu iki öğenin Gökalp'in ardından daha sistematik ve bu sefer Gökalp'teki gibi Türklük ağırlıklı değil, İslam ağırlıklı olarak ele alınması Seyyid Ahmed Arvasi ile söz konusu olur. Arvasi otobiyografisinde, milliyetçilik anlayışını şöyle tasvir eder: “...Ben İslam, iman ve ahlakına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, Türk Milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslam'ı gaye edinen Türk Milliyetçiliği şuuruna sahibim. Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna yer yoktur...” (Öznur, Hakkı, “Bir Horasan Eri: Seyyid Ahmed Arvasi”, “Ülkücü Hareket: Portreler”, cilt 6, s. 491) Benzer şekilde Türk-İslam sentezi düşüncesini ortaya atan Ahmet Er ile bir araya gelen Arvasi, bu iki kimliğin birbirinden ayrı düşünülemeyecek olmasından ötürü sentez sözcüğünden hoşlanmadığını belirtmiş ve böylece “Türk-İslam ülküsü” tamlamasında mutabakata varılmıştır. O döneme damgasını vuran bir diğer muhafazakar milliyetçi Necip Fazıl Kısakürek'in de etkisiyle, popüler milliyetçilik düşüncesi kendisini İslamlıkla bütünleştirmiş olacaktır. Bu doğrultuda oluşan MHP, kendi kadrolarının yanına özellikle Milli Selamet Partisi'nden bolca nefer toplamış ve hızla büyümüştür.

MHP önderi Alpaslan Türkeş'in yayımladığı “Milli Doktrin: Dokuz Işık” başlıklı makalede “Ahlakçılık” ilkesi, maneviyat bakımından çok önemli bir yer tutmaktadır. Burada ahlakçılıkla kastedilen, şüphesiz İslam dininin öngördüğü ahlaka sadakattır. Türkeş, makalesinde bu noktaya bizzat dikkat çeker: “...Türk ahlakının geleneği, Türk ahlakı ve müslüman adet ve geleneğinden ibarettir.” (Türkeş, Alpaslan, “Milli Doktrin: Dokuz Işık”, “Yeni Ufuklara Doğru” s. 20), “...Milli doktrin her şeyini Türklüğün tarihinden almış olan, modern ilmi, tekniği önder kabul etmiş olan bir görüştür. Bunun kuvetini almış olduğu temel kaynak MÜSLÜMANLIK ve TÜRKLÜKTÜR...”, “...Niye temel kaynak Müslümanlık ve Türklüktür? Çünki, bu millet Müslüman Türk milletidir.” (s. 15) Burada fark edileceği üzere, Türkeş, Türklük'ün yanında milleti dinen de homojen bir bütün olarak görmektedir. Yine aynı makalede “...Avrupalıların ileri gitmesinin sebebi Hıristiyanlık; Türklerin geri kalmasının sebebi Müslümanlık değildir.” (s. 17) diyerek İslam'ın Türk modernleşmesinin geri kalmış olmasının bir sebebi olmadığını savunur.

MHP çizgisinin İslam kimliği kazanmasında, şüphesiz ötekileştirilen komünistlerin “dinsiz, Allahsız” olması fikri de önemlidir. Beynelmilelciliğe karşı duran milliyetçilik düşüncesinin yanına, dinsizliğe karşı İslam düşüncesi de konularak anti-komünist duruş sağlamlaştırılmıştır. Neticede, 60'ların sonundaki bu dönüşüm günümüze kadar gelen milliyetçilik düşüncesinin içindeki İslam faktörünün yadsınamayacak derecede içselleştirilmiş oluşunu açıklar.

4) Türk Milliyetçiliğinde Batılılaşma Algısı ve Ekonomi Konusunda Görüşler

Batılılaşma algısı ve ekonomik yapıyı bir arada almamın sebebi, çeşitli farklı dönemlerde ister liberal olsun, ister korporatist, Türkiye'nin ekonomik sistemi yapılandırılırken her koşulda Batı'daki fikir akımlarından etkilenilmiş olmasıdır. Cumhuriyetin erken döneminde tercih edilen devletçi korporatizm anlayışı, 1920'lerden itibaren Avrupa'da oldukça revaçta olan, hatta bazılarının “Hristiyanlığın dayanışmacı ruhuyla örtüştüğünü”, bazılarının da “liberalizmin çöküşünün ardından” tek yol olduğunu belirttiği bir yapıdır.

Cumhuriyet öncesinde ve cumhuriyet döneminde Batılılaşma söz konusu olduğunda Türk milliyetçilerinin en köktencisinden en ılımlısına kadar hemen hepsinde görülen ortak özellik, en azından “Batının tekniğini almak”, diğer bir deyişle en az Avrupa ülkelerininki kadar kuvvetli bir sanayi gücü oluşturmak arzusudur. “Sık sık, milli mücadeleyi çok daha önemli bir savaşın, kalkınma savaşının izlemesi gerektiği fikri dile getiriliyordu. Türkçülük uğruna, savaşmış olan gençliğin önünde şimdi yeni bir ülkü vardı: Ekonomik kalkınma ve girişimcilik ruhu.” (Georgeon, François, “Yusuf Akçura”, “Tanıl Bora, Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, cilt 4, Milliyetçilik”, s. 513) Yine Akçura, “Zeppelin ve Bleriot'ya çırak olmak istiyorsak mutlaka Kant ve Comte'un şakirdi olmak zorundayız” (Georgeon, François, s. 512) diyerek Batılılaşmanın bir bütün olduğunu, ekonomi ve kültürün ayrı ayrı değerlendirilemeyeceğini belirtiyordu. Kılık kıyafet, şapka, alfabe vb. devrimleri yapan ve kültürel bir dönüşümü amaçlayan Kemalist kadroların da “...Bugün bizim için muasırlaşmak demek, Avrupalılar gibi dritnotlar, otomobiller, tayyareler yapıp kullanabilek demektir; muasırlaşmak, şekilce ve maişetçe Avrupalılara benzemek değildir.” (Gökalp, Ziya, “Üç Cereyan”, “Ziya Gökalp, Hayatı, Sanatı, Eseri”, s. 70) diyen Gökalp'in bu konudaki anlayışına çok rağbet etmediği görülür. Ancak bu anlayışın tersten algılanabilecek bir halinin, “şekle dayanan batılılaşma”nın daha çok uygulandığı yorumu, özellikle sanayi hamlelerinin görece azlığı ve zaman içinde tamamıyla serbest girişime devredilmiş olması nedeniyle yapılabilir.

1960'ların sonunda MHP önderlerinin yazılarında karşı çıktıkları da bu “şeklen batılılılaşma” hareketidir. “...Avrupa'ya bakmışlar; ceket, kravat kullanıyorlar, kadınlarına bakmışlar, nasıl giyiniyorlar onu almışlar, ne içiyorlar; viski, şampanya, nasıl eğleniyorlar; yılbaşında çamlar kesiliyor süsleniyor, evlerine koyup sabaha kadar o'nun etrafında eğleniyorlar. O halde demişler bunları yaparsak, onlar gibi giyinir, yer içer eğlenirsek biz de medenileşiriz, Avrupalılaşırız. Yaptıkları iş bu olmuş, Türk milletinin üretimini artıracak çareleri düşünmemişlerdir.” (Türkeş, Alpaslan, “Yeni Ufuklara Doğru” s. 9) Bu açıdan, Türkeş'in doktrininin Batılılaşma konusunda Gökalpçi olduğu söylenebilir.

Türkeş, yine aynı makalede yer alan “Dokuz Işık”ın açıklamasını yaparken, Toplumculuk altbaşlığında yer alan ekonomik görüşlerini şöyle belirtir: “...Türkiye'nin hızla kalkınması için ağır sanayi, atom sanayii, stratejik madenler ve enerji devlet eliyle, devlet kontrolünde geliştirilecektir...”, “...Toplumun kalkınmasında özel teşebbüs desteklenecek, himaye edilecektir. Ancak bu konıuda işverenle işçinin karşılıklı olarak haklarının korunması ve bu iki tarafın münasebetlerinin milletin zararına olmayacak şekilde kontrol, tanzim ve nezaret altında bulundurulması şarttır.” (s. 21-22) Yatırımların devlet eliyle yapılması, ancak özel teşebbüsün de devlet kontrolüyle birlikte teşvik edilmesi söyleminde görüldüğü gibi, Türkeş'in MHP'si korporatist bir ekonomik modeli öngörmektedir. Altyapısal nitelikler üstyapıyla ilgili “birlik, beraberlik, dayanışmacılık” gibi solidarist söylemlerle birlikte değerlendirildiğinde, cumhuriyetin ilk dönemlerinde uygulanmış olan solidarist korporatist yaklaşımın bir benzeri olduğu fark edilir.

Türkeş, “...Türkiye'nin yükselişi dışarıdan ithal edilen fikirlerle olamaz...”,”...Dışardan ithal edilmiş bulunan komünizm, faşizm veya kapitalizm fikirleriyle Türk Milleti yok edilmek istenmektedir.” (Türkeş, Alpaslan, “Yeni Ufuklara Doğru”, s. 11) diyerek kendi ideolojilerinin öz be öz yerli olduğunu, doğruluğunun ve potansiyel başarısının kaynağının da bu olduğunu ileri sürmektedir. (Benzer bir yaklaşım Nihal Atsız'da da mevcuttur.) II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'daki faşist diktatörlüklerin yıkılması sonucu korporatist ekonominin pek görülmemesinden ötürü Türkeş, korporatizmin ithal edilmemiş, Türkiye'de üretilmiş ve yalnız Türkiye'ye has bir fikir olduğunu düşünmüş olabilir; veya stratejik olarak bu görüşü savunmaktadır. Ancak benzer bir yaklaşımla Atsız'ın da ırkçılığın öznesi olarak Türk'ü belirlemesi bu ideolojileri yerli yapmaya yetiyorsa, dışarıdan ithal edilen kapitalizm veya sosyalizmin öznesini de Türklük olarak belirlemek, örneğin devlet kapitalizmi veya tek ülkede sosyalizm uygulamak bu ideolojileri de “yerli üretim” ve hatta milli saymaya yetebilir. Bu açıdan, savunulan fikirlerin “yerli” oldukları iddiası tartışmalıdır.

Turancılığın savunucularından Nihal Atsız, kültürel açıdan batılılaşmayı kesin bir dille lanetlediği gibi, batının liberal demokrasi anlayışını da “ayak takımının hakimiyeti”,”azınlığın manevi diktası” olarak gördüğü için reddeder. Bu düşüncelerini şu cümlelerinde okumak mümkündür: “...Türkiye'de yüzde on gücenecek diye yüzde doksanı Türkçülük yapmaktan alıkoymaya çalışmak, adeta, yüzde onun manevi diktatörlüğünü kurmak demektir. Böyle bir düşüncenin ahlakla ve kanunla ilgisi yoktur. Hiçbir türlü mantıkla da makbul bir pirensip değildir.” (Atsız, Nihal, “Dışarıdan Gelmemiş Olan Tek Düşünce”, “Türk Ülküsü”, s. 21)

Sonuç olarak, genel manada Türk milliyetçilerinin milli kalkınma ülküsü çerçevesinde daha çok korporatist bir ekonomik görüşü benimsediklerini belirtmek yanlış olmaz. Ancak bu ekonomik görüş özellikle 1980'lerden sonra arka planda kalmış, yerini küresel ekonomiyle eklemlenmeye müsait bir ekonomik anlayışa bırakmıştır.


5) Türk Milliyetçiliğinde İtici Güç Olarak İdealizm/Romantizm ve Yayılmacı Anlayış

Milliyetçilik, yapısı itibariyle devlet yönetiminin tanrısal bir iradeden alınarak ulusun eline verilmesi sürecinde ortaya çıkmış bir düşüncedir. Doğuşunu felsefi anlamda değerlendirirsek, hükümdarın tanrısallığının ulusa paylaştırıldığını ve bu sayede yeni bir meşruiyet yaratıldığını söyleyebiliriz. Bu yaklaşım, milliyetçiliğin doğasından ötürü milliyetçilerin kendi uluslarını, tıpkı tanrıyı gördükleri gibi her şeyden üstün ve her şeye kadir olarak görmelerinin temel nedenini açıklayabilir.

Bu açıdan, Türk milliyetçilerinin en ılımlılarında dahi Türk milletini en üstün millet olarak görme eğiliminin bulunması şaşırtıcı değildir. Bu noktada, tanrı gibi rakipsiz bir varlıktan değil, millet gibi benzerleriyle rekabet halinde bulunan bir yapıdan bahsettiğimiz için, “biz” ve “ötekiler” kavramlarının varlığı, “biz”in “ötekiler”e göre üstünlüğü inancını mecbur kılar. Milliyetçi ideologlar, bu inancın rasyonelize edilmesinin mümkün ve lüzumlu olmadığını, ancak bu haliyle inanılmasının ve yaşanmasının gerekliliğini savunurlar. Bu noktada, “O milletin bir ferdi olarak dünyaya gelmiş olmayı” sorgulamaksızın o milletin milliyetçisi olmayı savunmanın temelinde kaderci bir anlayışın olduğu söylenebilir. (Bu konuda Yusuf Akçura'nın cesur bir yaklaşımı vardır: “...Neden Türkler veya Müslümanlar menfaatına hizmet edelim de, mesela Slavlar veya Ortodoksların faydası için uğraşmayalım? Bahasus, bir cemiyetin menfaatı, ekseri hallerde, diğer birisinin zararı ile kaim olduğundan, hangi makul sebebe istinat ederek, beşeriyetin bir kısmına zarar vermekte haklı olduğumuzu gösterebiliriz? Bu suali ancak tabii meylimiz, diğer tabirle aklımızın henüz tahlil edemediği, hak veremediği hissimiz cevaplandırabilir. Ben Osmanlı ve Müslüman bir Türküm. Binaenaleyh Osmanlı Devleti, İslamiyet ve bütün Türkler menfaatına hizmet etmek istiyorum.” (Akçura, Yusuf, “Üç Tarz-ı Siyaset”, s. 26) Bu bakımdan, aslında dine karşı laikliği içerdiği savunulan milliyetçiliğin temelinde de “kaderine boyun eğmeyi öğütleyen” bir alt mesajın, belki de dinin izlerine rastlamak mümkündür. Bu durumda milliyetçiliğin, “tanrı devleti” anlayışına göre daha rasyonel olduğu, ancak yine de kendi içinde romantik bir öz barındırdığı görülebilir.

Nihal Atsız da, Türkçülük ülküsünün sorgulanmaması gerektiğini, onun bir inanç olduğunu belirterek bu görüşe destek verir: “...Ülküler için 'maddi bir faydası nedir?, uygulanabilir mi?' diye düşünmek doğru değildir. Hiçbir inanç riyazi mantığa vurulmaz. Tanrı'nın varlığı da riyazi metot ile ispat edilememiştir. Fakat yüz milyonlarca insan ona inanmakta ve bu inançtan güç almaktadır.” (Atsız, Nihal, “Kızıl Elma”, Makaleler IV s. 233)

Türkiye'de egemen olan resmi ideolojinin genellikle yayılmacı veya Pantürkist bir anlayış gütmediği görülmektedir. Bu durumun ideolojiden kaynaklandığı da söylenebileceği gibi, güçsüz bir Türkiye'nin bu tip bir yaklaşımla tamamen dağılabileceği öngörüsünden kaynaklanan pragmatik bir tercihin varlığı kesin gibidir. Atatürk, “Bugünkü Türk milleti, varlığı için bugünkü yurdundan memnundur.” (Genelkurmay Başkanlığı, “Atatürk'ün Görüş ve Direktifleri”, s. 55) diyerek resmi görüşü özetler. Ancak ideolojinin kuruculuğunu yapanlardan Ziya Gökalp'in “Demez taş, kaya / Yürürüz yaya.. / Türküz, gideriz / Kızılelmaya” şiirinde de görülebileceği üzere, yayılmacı, en azından irredantist bir özlemin varlığı görülür. Turancı Nihal Atsız'ın milliyetçiliğinde de, daha önce alıntılar yaptığım makalelerinde görülebileceği gibi yayılmacılık özlemi açıktır.

Türkeş'in Milliyetçi Hareket Partisi'nin “Dış Türkler”le ilişkisi, Nihal Atsız'ın yaklaşımına benzemekle birlikte burada önemli bir farklılık söz konusudur: Dış Türklerle kurulacak her türlü bağ, onlara bağımsızlık mücadelelerinde yapılacak her türlü yardım, ancak “Türklerin yer yüzündeki tek bağımsız devleti Türkiye”nin aleyhine olmaması şartıyla yapılır. “...Biz ülkücülüğümüzde daima gerçekçi olmayı ve girişilecek faaliyetlerde Türkiye'yi hiçbir zaman tehlikeler, risklere, maceralara sürüklemeyecek bir yol üzerinde bulunmayı esas kabul ederiz. Ülkücülüğümüz bir macera fikri değildir...”,”...Bu ülkü aynı zamanda Türk olan herkese karşı ilgi ve sevgi göstermeyi, onların mutluluğunu dilemeyi ve onların mutluluğunu, Türkiye'yi risklere, tehlikelere maruz bırakmadan, bırakmaksızın, bırakmamak şartıyla sağlamaya çalışmayı içine alan bir ülkücülüktür.” (Türkeş, Alpaslan, “Ülkücülük”, s. 10) Bu noktada, Türkeş'in ve MHP'nin millet algısının da, her ne kadar Türkeş ülke içindeki fertler için “...Kimsenin annesinin, dedesinin soyu aranacak değildir.” (Bora, Tanıl, “Alpaslan Türkeş”, s. 687) diyor olsa dahi ülke sınırlarını aştığını ve dolaylı olarak etnik kökene dayandığını belirtmek yanlış olmayacaktır.

Son olarak, Türk milliyetçiliğinin dağılan Osmanlı topraklarında en son yeşeren milliyetçilik olduğu göz önüne alınırsa, ardarda ihanete uğranılmış olduğu düşüncesinin ideolojilere reaksiyoner bir tavır yansıttığı söylenebilir. Bu reaksiyoner tavır, köktenci Türkçülere yayılmacı/irredantist bir eğilim verdiği gibi, cumhuriyeti kuran kadrolarca da “hep birlikte dayanışarak yükselme” ülküsünü barındıran solidarist korporatist anlayışı yerleştirme sürecinde “muasır medeniyetler seviyesine yükselmek ve onları geçmek” fikrinin aşılanması amacıyla kullanılmıştır. Özellikle 30'lı yıllarda beliren Güneş Dil Teorisi, Türk Tarih Tezi gibi tezlerde ve Onuncu Yıl Nutku gibi metinlerde bulunan “Türk en üstün olandır” vurgusu, bu tavrın bir sonucu olarak değerlendirilebilir.

6) Sonuç

Milliyetçilik, farklı millet kavramlarına inanan kişi ve zümreler için farklı anlamlar taşımaktadır. Atatürk'ün ve Atsız'ın “milli ülküleri”nin farklılık göstermesinin sebebi, bu kişilerin tanımladığı millet kavramlarının farklılıklarından ötürü gelir. Bu doğrultuda denilebilir ki, her ikisi de milliyetçidir fakat her ikisi de farklı ülkülere sahiptir. Milliyetçilik nedir sorusuna, M. Kemal Atatürk, Nihal Atsız, Seyyid Ahmed Arvasi, Alpaslan Türkeş, Necip Fazıl Kısakürek veya Süleyman Demirel'in söylemlerinden birçok farklı olumlu tanım bulmak mümkün olduğu gibi, beynelmilelci İslamcılardan veya solculardan da birçok farklı olumsuz yanıt almak olasıdır.

Millet kavramı ne kadar farklılık gösterirse, ona dayanan, onun yararına anlamına gelen “milli” kavramı da o derece değişir. Türkiye'ye vatandaşlık bağıyla bağlı her ferdin Türk olduğunu savunan görüşün milli menfaatleri; bu topraklardaki farklı etnik kökenden gelen veya gayrimüslim olan kişileri Türk'ten saymayan, ancak dünyanın dört bir yanına yayılmış Türk etnik kökenli insanlardan oluşan bir millet tasavvurunda olan görüşün milli menfaatleriyle tutmayacaktır. Benzeri şekilde, milliyetçi sözcüğünden anlaşılacak olan da, her durumda değişir. Milliyetçi, kimisi için Atatürk milliyetçisi, kimisi için Türk-İslam ülkücüsü, kimisi için Pantürkist ve kimisi için de anti-emperyalist demektir ve başkaları için de birçok farklı anlam barındırabilir. Bu durumdan ötürü milliyetçilik ile ilgili yaptığım bu araştırmada, terminoloji açısından bir karışıklığa yol açmamak için mutlaka araştırılan milliyetçilerin “millet”ten ne anladığının altını çizmek istedim ve bu şekilde sistemli bir biçimde ilerleyebildiğimi gördüm. Sonuç olarak, siyaset literatüründeki hemen her sözcük gibi milliyetçiliğin de zamana, mekana ve kişiye göre değişken, göreceli bir anlam barındırdığını söylemek herhalde en doğrusu olacaktır.



scevher@gmail.com



Yorumlar:


Yorum Ekle

Yetmiyor.Net ailesi gururla sunar. İletişim kurmak ve yayımlanmasını
istediğiniz yazılarınızı iletmek için: iletisim@yetmiyor.net

Bu sitede yayımlanan yazılar başka bir
platformda izinsiz yayımlanamaz.


Yazar Girişi Arama Yetmiyor.Net