Kocaman Bir "Eğlence" Programı (2)


(Onurcan Enginsu, 23 Mart 2009)



Serdar’ın yazısının devamı olmayıp cevaben yazılmıştır.

Serdar benim de dikkatimi geçen haftalarda çeken fakat üzerinde durmadığım bir konuda güzel bir yazı yazmış, tahminen konu üzerinde durmuş olsam da yazacağım yazı bu kadar iyi olmazdı. Kendi yazıma patavatsızca Serdar’ın iznini almadan aynı başlığı atmamın iki sebebi var: ilki yazıyı yazdığımda saatin gecenin bir yarısı olması, ikincisi ise yazımın Serdar’ınkine cevaben yazılıyor olması, daha doğrusu aynı konuya tersten bakıyor olmam.

Aynı isimli iki yazıdan 2 numaralı olanı ilkinden önce okumayacağınız düşündüğümden Serdar’ın yazısını özetlemiyorum, kaldı ki eğer okumamışsanız gidip okuyun, benim yazımı okuduğunuza göre yapacak daha iyi bir işiniz yok. Bir önceki paragrafta da yazdığım gibi ben Serdar’ın yazısına konu olan olaya tersten bakıyorum, daha doğrusu ölüm anını televizyonda yayımlatmak isteyen kadını duyduğumda, haberin bana hatırlattığı düşünceler Serdar’ın düşündüklerinin tam tersi oldu. Hatırlattığı düşünceler yazdım, zira yeterince uzun bir süredir birazdan açıklayacağım yönde düşüncelerim vardı ve bu düşüncelerimin de doğruluk payı olduğunu gözlemleyebiliyordum fakat son zamanlarda başka düşünceler nedeniyle bu eski düşünceleri arka plana atmıştım.

Serdar televizyonun (yazı boyunca televizyon yerine medya koyabilirsiniz) hayatlarımıza etkisi konusunu ele alırken, televizyonun daha fazla reyting ve para kazanmak amacıyla gittikçe radikal yollara saptığından, bir insanın ölümünü yayımlamaya giriştiğinden ve bunun için bir de yarışma düzenlediğinden bahsetmiş. İlk olarak okuyucularımıza yanlış bilgi vermemek amacıyla 12 yıllık arkadaşım Serdar’ı bozmak pahasına şunu söylemem lazım, aslında Jade Goody’nin ölümüyle alakalı bir yarışma yok ortada. Serdar’ın bahsettiği siteyi yapanlar benim de arada takip ettiğim totallycrap sitesiyle ilişkililer ve asıl yapmak istedikleri, kendi sözleriyle “dişe dokunur hiçbir iş yapmamış bu kadını medyadan uzaklaştırıp onun yerine medyanın dikkatini daha çok hak eden insanları koymak”. Yani site sahipleri aslen gereksiz ve yararsız insanları televizyondan uzaklaştırıp daha dolgun içerikli programlar yapılması amacıyla bir kampanya başlatmış durumda ve bunu daha çok insana ulaştırabilmek için i-phone ödülünü ortaya atmışlar. Fakat bu düzeltmeyi yaptıktan sonra şunu da belirtmem lazım, her ne kadar Serdar olayı yanlış anlamış olsa da aslında yanlış anlayarak ulaştığı sonuç gerçekten hiç de uzak değil, televizyonlar ne yayımlayacaklarını şaşırdıkları için her geçen gün daha saçma ve daha radikal “şeyler” ekranlardan fırlıyor. Bunun son örnekleri herhalde Amerika’da 8 çocuğu tek seferde 14’ünü toplamda doğurmak gibi büyük bir başarıya imza atan Nadya Suleman (namı diğer octo-mom, etrafında ne fırtınalar koptuğunu ve nerelerden sponsorluk sağladığını internetten araştırıp bulabilirsiniz) ve Türkiye’de Esra Ceyhan’ın programında az kalsın uçan Sadri Yıldız. Tabii ki bu örneklere bazı program formatlarını da katmak mümkün: yabancı kızları pavyon kadınları gibi giydirip bizim oğlanlarla çiftleştirelim programları, yemek ayağına evli barklı insanları çiftleştirelim programları, kızlarla oğlanları çiftleştirirken kızlarla müstakbel kayınvalideleri de çamur güreşi yapsınlar programları vs. Ve tabii ki türün en iyi örneği: Yalçın Çakır’ın sunduğu herhangi bir program.

Serdar konunun geri kalanını zaten yeterince anlatmış olduğundan bundan sonra doğrudan kendi düşüncemi ifadeye geçiyorum: aslında tek radikalleşen televizyon (hala televizyon yerine medya koyabilirsiniz) değil. Hatta televizyonun radikalleşmesi, her gün daha saçma bir şey yayımlaması aslında sorun bile değil zira başımızda daha beter bir sorun var. İnsanlar kendilerini televizyon zannediyor. Bu fikri açıklamak çok da kolay değil, herkesin kendi başına görmesi lazım tam olarak anlayabilmesi için, ki kendisi televizyon olan insan ne kadar televizyonluğunun farkına varabilir onu da bilmiyorum. Açıkça söylemek gerekirse onlarcasının yüzüne doğrudan söyledim aptal bir aptal kutusu olduklarını ama kabul eden daha çıkmadı.

Fikrimi açıklamak için adım adım gideyim: zamanında bir şarkıcı deri ceket giyerdi, Türk gençliğinin yarısı deri ceket giyerdi. Veya bir dizideki karakter belirli bir şekilde gülerdi, herkes öyle gülmeye çalışırdı. Fakat bu modalar en çok ceketin ömrü kadar sürerdi, insanlar dışarı çıkarken ceketi giyer ya da gülümsemelerini yüzlerine yapıştırır, eve döndüklerinde gülümsemeyi komodinin üzerine, ceketi dolaba bırakırlar ve kendileri olmaya devam ederlerdi. Bana sorarsanız çok da yakın bir tarihte bu sistem değişmeye başladı. Televizyonun hayatımızın başköşesine kurulmasıyla beraber insanlar moda olduğu için kendi hayatlarına aldıkları şeyleri de (gülümseme, ceket ve bunların arkasındaki asıl içerikler) hayatlarının en önemli noktasına koydular. Sosyolog olmadığım için çözemediğim bir konu bu değişimi tetikleyenin ne olduğu: olayın nedeni televizyonun çok güç kazanması olabileceği gibi, sürekli televizyonla yetişmiş çocukların genç mertebesine yükselmesi de olabilir. Sonuç olarak giyilen ceket gibi, düşünceler, konuşmalar, duygular, kısacası hayatın kendisi de televizyondan ödünç alınmaya başladı. Düşüncelerin ifade yolu olan sözler bu durumun en iyi örnekleridir: BBG evleri zamanında herkesin karşındakine dair duygularını “elektrik alamadım şekerim”, “nötrüm ben sana karşı” gibi elektrik terimleriyle anlatması ya da geçen gün facebook’ta denk geldiğim bir videoda veterinerlerle kavga eden bunak babasını sakinleştirmeye çalışan kadının “bırak baba komplo bunlar” demesi (nasıl olsa bizde her şey komplodur). Sözlerin de moda oluşturabileceğini varsayarsak daha soyut ama hayatın özüne daha yakın şeylerden örnek vermek gerekecektir, bende örnek bol: Kurtlar Vadisi’nin getirdiği tek moda siyah takım içine bağrı açık beyaz gömlek giymek değildi, tüm mahallelerde aslında çok şeyler olabilecekken derin devletvari bir “derin mahalle” tarafından engellenmiş, güçlü, mağlup ve mağrur kabadayıcıklar türedi, hala da varlar. Ya da Amerika menşeli tamamı “shake that booty babe”den oluşan şarkıların buralara kadar gelip kendi yerel alternatiflerini üretmesi sonucu kıçını sallamadan duramayan, Paris Hilton’a özenerek “life is a big party” düsturuyla yaşayan bir çok genç kız çil yavrusu gibi dağıldılar bar ve diskolara (ve eminim benim şu yazıyı yazdığım saatte yüzlercesi onları sarhoş olunca eve taşımayı görev üstlenmiş erkeklerce taşınıyorlar). Yazının daha da uzamaması için örnekleri kesersek, özetle söylemek istediğim şudur: televizyonlar radikalleşirken insanlar da hayatlarını televizyondan alıyorlar. Belki de televizyonda görülenler insanlar tarafından çok kısa bir süre içinde gerçek yaşama döküldüğü içindir ki televizyonların yaptığı radikal programlar kısa sürede sıkmaya, bayatlamaya başlıyor ve televizyonlar daha da saçma programlar yapmak zorunda kalıyor. Ne yazık ki bu çift taraflı saçmalık içinde televizyon tarafında yer almak bana daha hakkaniyete uygun görünüyor zira en azından televizyon “kendi hayatını” belirli bir mantığa oturtmuş durumda ve “kendi düşüncelerini” oluşturabiliyor. İnsanlar ise televizyonda gördüklerini kopyalayıp adına “hayat” dedikleri bir yapboz oluşturuyorlar, üstelik başkalarının yapbozlarından yürüttükleri parçalarla. Yani örnek kızımız Paris Hilton gibi eğlenirken tanıştığı bir erkekle Deniz Seki – Hüsnü Şenlendiricivari bir ilişki yaşarken Şenlendirici’nin eşi rolündeki diğer kızımız geliyor ve aralarındaki kavga Sinem – Semra Hanım seviyesinde yaşanıyor. Aynı kızımız sevgilisinin Tarkan görünümlü bir Polat Alemdar olmasını ve ilişkilerinin de Issız Adam’ı andırmasını istiyor (gençlere önerim: Issız Adam filmi nedeniyle eski sevgililer çok revaçta). Sonuçta hayatları birkaç gün içinde yazılıp oynanmış ve kurgulanmış, zaman nedeniyle kalitesiz Türk dizileri kadar kalitesiz oluyor.

Yazımın ortasına doğru bir yerlerde, anlatmak istediğim şeyin aslen anlaşılabilmesi için okuyucuların gözlem yapması gerektiğini yazmıştım. Şimdi okuyuculara bir egzersiz: yarın gazetenizi açtığınızda hangi ünlüyle ilgili haber yapılmışsa onu bir kez okuyun, sonra o ünlünün o haberin dışında kalan bir hayatı olup olmadığını düşünün. Ardından kafanızı haberden kaldırıp, kendiniz de dahil olmak üzere çevrenizdekilerin hayatlarının o ünlünün hayatı kadar dolu olup olmadığını düşünün. Benim genelde vardığım sonuç ne yazık ki bir nedenle tanıştığım insanların çoğunun hayatının günlük bir gazete kadar ettiği. Bu da demek oluyor ki bir gazeteyi alıp doğru yerlerden kesip doğru sırada yapıştırırsam bir hayat elde edebilirim.

Serdar yazısının sonunda şöyle yazmış: “Oysa görünüşe bakılırsa hayatımızda bizi bekleyen sirk maymunluklarının haddi hesabı olmayacak”. Bu söz bana 2008 yılında ölen Amerikan komedyen George Carlin’in bir sözünü hatırlattı.

“When you're born, you get a ticket to the freak show. When you're born in America, you get a front-row seat."




oenginsu@hotmail.com



Yorumlar:


Yorum Ekle

Yetmiyor.Net ailesi gururla sunar. İletişim kurmak ve yayımlanmasını
istediğiniz yazılarınızı iletmek için: iletisim@yetmiyor.net

Bu sitede yayımlanan yazılar başka bir
platformda izinsiz yayımlanamaz.


Yazar Girişi Arama Yetmiyor.Net