Kayıp Ruhun Son Mektubu


(Hikmet Meçhul, 20 Kasım 2008)



"Some of us laugh, some of us cry,
some of us smoke, some of us lie,
but it's all just the way that we cope with our lives."

Starsailor, "some of us"




Hayat bir oyundur dostlar. İnsanlar oynar. Kimi hakkını verir, kimiyse bu oyunu kendine oynar. Kendisi için oynar demedim, yanlış anlamayın. Ben de son zamanlarda kendine, kendimi kandırmak için oynayanlardan biri oldum. Kendimi bir parçası olduğuma inandırdığım tüm oyunlar sırayla sonlanıyor. Kimse beni izleyiciyi selamlamaya bile çağırmıyor. Meğer rolüm o kadar küçükmüş ya da başkaları oynamış, ben izlemişim. Kendini bir kere dev aynasında gören kişi altında kalmadıkça gerçekleri küçümsüyormuş.

Dün gece geç saatlerde zihnim bana öyle bir oynadı ki, sormayın. Kendimi alkole teslim etmeye niyetliydim öncesinde. Büyük bir sarsıntı ardından kaderine terk edilmiş boş binalar gibi hissediyordum, tüm hislerim tek tek taşınmışlardı. İçimde artık yaşam yoktu. Buna benzer anları daha önce yaşayanlar tahmin etmişlerdir, evet, "o" gitmişti, sevdiğimi yitirmiştim.

Evde bir başıma, yaramı deşecek şarkılarımla alkol denizinde kaybolmak istemiştim. En son içimden bir şeyler yazmak geldiğini hatırlıyorum. Bilincim yazmaya başlarken kapandı. Kendimi inandırabilsem, bilinçli olarak kapandığını da iddia edeceğim. Yazık ki henüz o kadar deliremedim ya da başka bir şey oldu, başka türlü bir şey. Çünkü ancak gerçek olamayacak bir şeyin olmuş olma ihtimali varken böyle saçma cümleler kurmak mantıklı olabilir.

Akşama doğru uyandım, neredeyse on sekiz saat sonra. Ruhumda hissettiğim ağırlık bedenime de çökmüştü. Başım, midem, ayaklarım, sırtım kısacası her yanım ayrı ağrıyordu. Üstümdeki kırgınlık, ruhumun kırgınlığından az değildi. Bu tip halsizliklere alışmıştım. Bir yarım saat daha uyanık halde tavanı izledim. Evet, çaresizdim ama çaresizlikten değil, takatsizlikten izledim. Yorgun adımlarla bir sigara içip, kendimi soğuk suyun altına attım. Yarın kesin hasta olacağım.

Yüzde elli kapasite ile çalışır duruma gelebilmem birkaç saatimi aldı. Soğuktan titriyordum, bitkindim, hala bir şeyler yememiştim, ama soğuk su beni ayıltmaya başladığından bu yana benim aklımda sadece "acaba bir e-mail almış mıyımdır ya da telefona bir mesaj, çağrı?" benzeri sorular vardı. Hepsini kontrol ettim, aradığımı bulamadım. İtiraf etmeliyim bu durum beni biraz daha yorgun, biraz daha buruk, biraz daha sinirli ama biraz daha güçlü kıldı.

Okunmamış mesaj olmadığını, aranmadığımı anlayınca, tüm başarısızlar ve tüm kaybedenler gibi eski defterleri karıştırmaya başladım. Daha önce bana gönderilenlere baktım bir süre, ellerimde sadece o anlardaki hislerime özlemim ve onların artık ulaşılmazlığı vardı. Hani ilkokulunuzu seneler sonra ziyaret edersiniz, o andaki burukluğa benzer bir his. Yitik gerçeklerinize saygı ile ağıt yakmak gibi, bilmeyenler bunu huzur sanarlar, ancak öyle değildir.

Beni beynimden vurulmuşa döndüren ise dün gece, bir dünya içtikten sonra, ona bir e-mail göndermiş olmamdı. inanamadım. Çünkü üç, beş kelimeden ibaret değil, epey uzun, sayfalarca. İçerisinde bir hikaye, birkaç karakter, bir fotograf, ithamlar, yaşadıklarımdan parçalar, üstelik benim bile bilmediğim açıklamalarla.

Noktasına dokunmadan huzurlarınıza sunuyorum. Zihinlerinizde insanın kendisine ne türlü oyunlar oynayabildiğine dair bir örnek olarak dursun. Kim bilir, belki mektubun gerçek olduğuna inananlar da çıkar. Onların umutlarını ellerinden almak istemem. Belki aşağıda kendimi kaybetmişken kendime anlattıklarım doğrudur, artık içi boş biriyimdir. Emin olamam. Ben sadece çılgınlığımı paylaşıp, tanıdık iyi bir psikolog var mı, onu öğrenmek istiyorum. Mektubumu tek harfine dokunmadan huzurlarınıza sunuyorum;


Sayın Yonca Hanım,

Beni tanıdığınızı sanıyorsunuz, hatta buna eminsiniz, ama aslında beni tanımıyorsunuz. Birlikte geçirdiğimiz o kadar zaman diye başlayan cümlelerinizi duyar gibiyim, farkındayım. Muhtemelen aklımı oynattığımı sanıyorsunuz ya da sizi buna inandırabilmek için ucuz ve komik oyunlar peşinde olmalıyım. Yanıldığınızı anlatmak hiç de kolay olamayacak. Umarım Nicholas'ı her defasında anladığınız gibi beni de anlarsınız. Söylediklerime bir şans verin, lütfen biraz sabırla okuyun.

Size bu mektubu yazan parmaklar kısa süre öncesine kadar tanıdığınız, güzel şeyler paylaştığınız, yarı dargın yarı minnettar ayrıldığınız o bedene ait. Ancak o parmaklara hükmeden ruh artık sizin bildiğiniz ruh değil. Sizin tanıdığınız ruh bu bedeni terk edeli birkaç gün oldu. Konu biraz karışık ve saçma gelebilir. Eğer ruhunuz bedeninizi hiç terk etmemişse, Her şeyi size anlatmak benim için de zor olacak. Mektubu bitirdiğinizde aklınızda soru işareti kalmayacağını umuyorum. Şimdilik bilmeniz gerekenler, bu mektubu size tanıdığınız o beden yazıyor ama artık içindeki ruh farklı. Anlatacaklarımı duymanız içinde olduğum bedeni teslim eden ruhun son ricasıydı. Belki hiç yazmamalıydım, çünkü benden son ricası, siz geri gelirseniz bu cümleleri duymanızdı. Siz geri gelme anlamında bir adım atmamışken yazıyor, bunları size anlatıyor olmak çok makul gelmiyor kulağa. Bunun için de makul nedenlerim var. Zamanı gelince öğreneceksiniz. Yaranızı deşeceğim için üzgünüm belki siz Nicholas'ın hayatınızdan çıktıktan sonra neler yaşadığını öğrenmek istersiniz diye düşündüm, belki de istemezsiniz. Bu sadece artık kayıp bir ruhun benden ricası, ben bunu gerçekleştirmek ile mükellefim. İsterseniz devamını okumamakta özgürsünüz.

Bendeniz bu bedene 14 Kasım günü yerleştim. Bu konu hakkında bilginiz var mı, bilemeyeceğim. Nicholas'dan duyduklarımdan çıkardığıma göre olmayabilir. Bedenlerinde öğütemeyecekleri kadar acı hatıralara sahip ruhlar kimi zaman kendi istekleriyle, kimi zaman bilinçsiz o bedenleri terk ederler. Hayat, ruhsuz kalmış bedenlere çok daha tek düze ve tahmin edilebilir görünür Onlar için sadece iki renk vardır; siyah ve beyaz. Sadece içinde bir ruh taşıyan beden hayatın onlarca farklı rengini gerçekten görebilir.

Bedenlerinden kurtulan ruhlar hayatı seyretmek ve kendileri için yeni, makul bir bedenler bulabilmek için gökyüzüne yükselirler. Yukarıdan hepimizi, her şeyi izlerler, sakince ve sabırla. Gökyüzündeki ruhlar için mutluluk da yoktur acı da, sevgi de yoktur öfke de, yaşam da yoktur ölümde. Gökyüzünde ruhlar yaşamazlar, tecrübe etmezler ama görerek de olsa öğrenirler, bir elin parmakları yaşında ama ulu bir çınar kadar bilgili, tecrübeli ruhlarla tanışmışlığım vardır. Tüm bu bilgileri teoriktir, iş yaşamaya gelince çok şey bilen üç-beş yaşlarında çocuklara dönerler.

Dünyada, gökyüzündeki tüm bedensiz ruhlara yetecek kadar ruhsuz beden vardır. Açıkçası biz bedensiz ruhlar herhangi bir bedeni istemeyiz. Eğer içinde bir ruh yoksa, o beden bir ruhu kaçıracak kadar büyük acılarla yoğrulmuştur demektir. Kimi ruhsuz bedenler, hiçbir ruhun içine girmek istemeyeceği kadar kokuşmuş, eski ya da kullanılmaz haldedir. Tüm bedensiz ruhlar bazı acıları görünce kaçarlar, başka türlü kimi acılara karşı ise inanılmaz dayanıklıdırlar. Kısacası iyi bir araştırma ile her bedensiz ruh için doğru beden aşağılarda bir yerlerde içi boş bir hayat sürmektedir.

"Eskiye göre daha uzun yaşıyoruz, insanın ortalama ömrü giderek artıyor, ömürlerin süresi uzadıkça içi boşalıyor. Hayattan korkar hale gelen insanların ardına sığınabilecekleri, bağlılık yemini edecekleri, övgüler düzecekleri onlarca derme çatma sığınakları var. Hepsi ilk zelzelede tepelerine yıkıldıkça dışarı çıkmaya daha da korkuyorlar. İşin en komik yanı hepsi olanın bitenin farkında, sanki ileriki yaşlarda hayıflanacak bir şeyleri olsun diye böyle yaşıyorlar" Bunu ortak arkadaşımız Nicholas söylemişti. Nicholas kısa zaman önce aşık olduğunuzu söylediğiniz ruhun gerçek ismidir. Siz ikimizi de Hikmet Meçhul olarak bildiniz, ancak ikimiz farklı ruhlarız.

Nedenini kimse bilmez, doğanın dengesi, işleyişi der geçeriz, ruhların bedenleri terki yaz sonu yoğunlaşır, kışın tepe noktasına ulaşır. Tabiat canlandıkça, ruhlar da birer birer yeryüzüne dönmek isterler. Yeni maceralara, tertemiz beyaz sayfalara, sonsuz sandıkları heyecanlara.

Gökyüzüne yükselen ruhlar orada beyaz birikintiler halinde görülebilirler. İnsanlar kendilerini kandırırlar, "onlar bulutlardır, suyun gaz halidir" diyerek. Oysa su buharının havada asılı kalıp, pamuk parçaları gibi görünüp, rüzgara göre haraket etmeleri aslen hiç de mantıklı değildir. Size bu mektup ile birlikte göndereceğim fotografta, gökyüzündeki su buharı ile kayıp ruhların farklını gayet net görebilirsiniz. Bir tutam pamuk gibi görünenler kayıp ruhlardır. Su buharı, tüm gökyüzünü kaplar, öbek halinde görülmez.





Belki ilk kez duyuyorsunuz, belki saçma gelecek ama evet, sizin bulut sandıklarınız aslında vücudunu terk etmiş ruhlardır. Yoksa gökyüzünün bulutlarla kaplığı olduğu ama günlerce tek damla yağışın düşmediği günleri nasıl açıklayabiliriz ki? Ya da masmavi gökyüzünden, ortada buluk yokken, yağan yağmurları? Gökyüzünde yine de, tabii ki su buharı vardır, ben orada yani gökyüzünde yıllarımı harcadım, ama onlar pamuk beyazı renginde olmazlar. Renksizlerdir, çok az maviye çalan bir bur kristali rengi.

Size biraz da kendimden bahsetmeliyim tüm bu olanı biteni etraflıca anlatabilmek için. Ruhlar dünyaya geldikleri, ilk varoldukları bedenlerindeki isimleriyle anılırlar. Benim adım Matias, hayata gözlerimi Arjantin'de, Rio Negro eyaletinde açtım. Ruhlar soyadı kullanmazlar, zaten ben benimkini hiç öğrenemedim. Üç yaşımdayken annem, babam ve yedi yaşındaki ablamla birlikte küçük bir kıyı köyünde yaşıyorduk. Çocukluğuma dair çok az şey hatırlayabiliyorum. Annemin, babamın, kız kardeşimin yüzlerini dahi unuttum. Arjantin her zaman biraz karışıktır. O dönemler daha da karışıktı. Babamın balık avlamaya bile çıkmadığı bir gün ben ve ablam çok mutluyduk, tüm aile birlikte oyun oynarız diye düşünürken onların yüzündeki ifadeyi henüz bilmiyordum ve o gün ilk defa ölüm korkusu ile tanıştım.

Sahilden bağırtılar, siren sesleri gelmeye başlamıştı. Çok geçmedi, evimizin kapısı kırıldı. Babam beni, annem kız kardeşimi kucakladı. Kapıdan içeri dört asker ve bir komutan girdi. Hatırlamadığım sorular sordular, cevap alamadılar. Sabırsızlardı, toleransları yoktu. İstedikleri cevapları alamayınca ateş etmeye başladılar. Babam onlar ateş etmeye başlamadan sırtını döndü. İstediği olmuştu. Tüm kurşunlar onun bedenine saplandı. Tüm aile bireylerim o saniyelerde hayata elveda dediler. Ben hala hayattaydım, yara almamıştım. Üstümde babamın ölü bedeni, onun üstünde de annemin ölü bedeni, arada bir yerlerde ise kız kardeşimin küçücük bedeni vardı. Onlardan sızan kanlar, ailemin hayatı başımdan aşağıya akıyordu. Ben çaresizce ağlarken kendi ailemin kanı ile boğulmak üzereydim. Dışarıdan duman kokusu, çığlıklar, ara sıra da silah sesleri geliyordu.

O anı hiç unutamadım. Önce eliniz, ayağınız boşalıyor, haraket ettiremiyorsunuz, felçli gibi. Bu sırada başınıza çok sert bir ağrı saplanıyor, sanki beyniniz patlayacakmış gibi hissediyorsunuz. Tüm vücudunuz titremeye başlıyor. Başınızdaki ağrı yavaşça şakaklarınıza yöneliyor. Bir an için gözleriniz kararıyor ve birkaç saniye sonra tamamen sağır oluyorsunuz. Son hissettiğiniz şey gözlerinize batırılmış on binlerce iğne. Ardından özgürsünüz. İşte bir ruh bedenden böyle ayrılıyor, ardından gökyüzüne yükseliyor.
Ne yaşadığımı anlayamayacak kadar küçüktüm, henüz üç yaşımdaydım. Ben öldüğümü sanıyordum. Oysa sadece ruhum bir bedene sığabilmek için fazla doluydu, acıyla, kinle, matemle ve öfkeyle. Gökyüzünde ne yaptığımı bilmeden bir süre dolandım. Belki bir hafta, belki bir ay. Kendimi cennette sanıyor, ailemi arıyordum. O anlarda şu dünyadaki en kadim dostlarımdan biri ile tanıştım. Sizin gibi Anadoluludur. Bir pişmanlığı yüzünden size adını vermemem için bana yeminler ettirdi. Pişmanlığı büyük bir şey değil belki, küçük ama yapılmaması gereken bir şeyler yaptı. Sırası geldiğinde hepsini açıklayacağım. Öncelikle, malum dostumun benim için yaptığı iyilikleri dinlemenizi istiyorum. Onu bu yönüyle de tanıyın, yaptığı masum kötülükler için suçlamayın.

Ben üç yaşında kayıp bir ruh iken, bana ölmediğimi o öğretti. Durumumu anlattı, Sabırla, özveriyle. Kendisine beden aramaktansa kayıp bir ruh için harcadı zamanını. Ailemin öldüğünü uzun bir zaman kabul etmedim. O her defasında bana bir Anadolu türküsü ile yanıt verdi.

"Buna dünya derler, hepisi geçer / Hangi günü gördün, akşam olmamış?"

Onunla çok uzun süre dolaştık. İnsanlardan çok dünyanın güzelliklerini aradık. Kuzey kutbundan, güney kutbuna, ekvatorun üzerinde, milim sapmadan, yağmur ormanlarında, Himalayalar'da. Aklınıza gelebilecek tüm dünya güzelliklerini gördük. O günlerde onun da, tıpkı söylediği gibi, bu güzellikleri görmek istediğini sanıyordum, şimdi geri dönüp baktığımda kayıp ruhlardan Matias’ın daha da kaybolmaması için kendini bana adamıştı. Yirmi dört yaşında bedenini terk etmişti, sebebini hiç anlatmadı. On yedi senedir de gökyüzündeydi. Hiç ayrılmasa bedeninden kırk bir yaşında bir orta yaşlı olacaktı, belki beni onun için makul kılan içindeki çocuk özlemiydi. Bilemem. Çok iyi bir insandır, buna emin olabilirsiniz.

Altı yıl tüm dünyayı dolaştıktan sonra, kendim için bir beden bakınmaya başladım. Bir daha çocuk olmamaya kararlıydım. Hindistan semalarında gezinirken, on üç yaşında, ruhunu yitirmiş, genç çobanı gördüğümde ne istediğimi tamamen anlamıştım. O yıllarda on üç yaş benim için çocuk demek değildi. Ruhsuz çoban bir ruha kavuşunca hayatı renklendi. Hindistan yeşilliklerinde, hayvanları otlarken size bol zaman kalıyor. Yeterince okumaya ve düşünmeye, etrafa bakıp hayata şükretmeye. Aşık bile olmuştum ancak o bedende en büyük tutkum okumak oldu. Haftada bir şehre inip kütüphaneye gidiyordum. Aldığım kitaplar adedi birden, birkaça çıktı, yaşım ilerledikçe onları bulduğu bile oluyordu. Bedenimin beyni oldukça ham ve kuvvetliydi.
Hayatın teorilerini orada öğrendim ve artık pratik için hazırdım. Kabıma sığmamaya karar verdim. Sevgilime döneceğime dair söz verdim. Söz verdiğim an bile, istesem de geri dönemeyeceğimi biliyordum. Ona değil, kendime yalan söylemiştim. Saygısını kazandığım toprak sahibinin desteğiyle Paris'te öğrencilik hayatıma başladım. İkinci şansımı çok iyi kullanıyordum.

Paris'in eski sokaklarından birinde, çok eski bir evde, eski kitaplarla, eski giysilerle karnım her zaman en iyi ihtimal ile yarı aç, bedenim ek işlerden yorgundu, ama tatmin olmuş bir ruhum vardı. İkinci senemde kazandığım bursların beni daha da ilerilere taşıyacağını sanıyordum, onlar benim sonum oldu.
Kitaplarda okuduğum iki kelime hayatımın elimden gitmesine yetti. Sözde ben çok güçlü ve hazırlıklıydım. Kültür şokunu bilmekle yaşamak, teori ile pratik bambaşkaymış. Kelimelerin gücünü anlayamayanlar, onları harf sayısı gibi basit kriterlerle yargılayanlar, insanların, hayatın gücünü de anlayamıyorlarmış. Bu gerçeği yirmi altı yüzyıl önce bir adam dillendirmiş. Görmek, duymak, bilmek istemedikten sonra ne fayda. Kabul etmek istemeyenler hiçbir şey anlamadan bizimle aynı gezegende ama farklı dünyalarda zaman öldürüyorlarmış, yeri gelince de çok şeyler yaşadım diyebiliyorlarmış.

Başkalarının inşa ettikleri kültürlerde üşünmeden yaşanamıyormuş. Oraya hazır olabilmek için feleğin onları geçirdiği çemberlerden geçmeliymiş. Aksi sizi en zayıf halka, ilk kurbanlardan yapmaya yetiyormuş. Önce alkolle tanıştım, başlarda yadırgamıştım. Kendi felsefelerine, bakışlarına göre detaylıca açıkladılar. Kulağıma makul geldi. Benim için "açık fikirli denmesi" ruhumu okşadı. Sonra sadece tatmin için seks başladı. Sınırları zorlayarak, hayvanlar gibi, onun da gereklilik olduğunu kabul ettim. İd'imle barışık yaşıyordum alt tarafı. Sayısız orgazmlar beni sigarayla tanıştırdı. Sigara beni yakın arkadaşı esrarla. Meğer hayatta ne zevkler varmış da ben bilmiyormuşum.

Bir buçuk sene sonra yeni bir evde, yeni giysilerle, yeni arkadaşlar, yeni kitaplarla, yeni başlangıçları kovalıyordum. Hayatı çözmüş bir filozof gibi yaşıyordum aklımca. Tüm bu yenilikler arasında eski bir ruh olduğumu bir gün sınırlarımı yerle bir ettiğimde kabul etmek zorunda kaldım. Bulaştığım bela uyuşturucuydu. Damarları çatlak, krizler içerisinde yok olan, geleceğini yok etmiş biriydim, burs paramla yiyip içebilirdim ama uyuşturucuya yetmezdi. Ne tür pisliklere bulaştığımı tahmin edersiniz. Hırsızlık gibi onlarca şeye bulaştım. Denizleri merak edip, her seferinde daha da öteye gitmek isteyen denizciler gibi bu yaşadıklarımın ölümüme kadar gideceğini, gemimi kayalıklara çarpmadan anlayamamıştım.

Dünya ayaklarımın altındayken hiçbir zaman uzaklara gidemeyeceğimi öğrendim. Umutlarımı, kederimi, neşemi ve matemimi havaalanlarında kaybedemez, uçaklardan aşağıya atamazdım. Paris, şimdi geriye bakınca bana sadece acı verdi. Oradaki hayata hazırlıklı değildim, karmaşıklık içinde var olabiliyordum ama Hindistan'daki hayallerimden, Hindistan'da özlediğim hayattan on binlerce kilometre uzaktaydım. Bunu anladığım gün hala bir şansım olduğunu anımsadım. O bedenden nasıl çıkılacağını biliyordum.

Dünya bana ait olan bir hayatı, ben henüz üç yaşımdayken benden almıştı. Şimdi ödeşmiştik. İkinci denememde bir fani benim yanlış seçimlerim sonucu yok olmuştu. Yirmi yedisinde bir genç, Paris'in izbe barlarından birinin tuvaletinde aşırı dozdan ölü bulunmuştu. Ben sadece sevdiklerimin, uğruna değeceklerin, hayatın müptelası olmak istemiştim, ama artık geri dönüş yoktu. Hintli bedenimi ülkesine geri götürmediler. Paris'te kimsesizler mezarlığında uyuyor. Bazen kendimi katil gibi hissediyorum, kimi zamansa hayatın on üç yaşındaki bir bedeni, üç yaş tecrübesinde birine emanet edebilecek kadar aciz oluşuna kızıyorum. Yirmi yedi yaşında ölen Hintli çobanın ruhunun bilgisi ona yeterdi ama yaşamışlığı o öldüğünde bile ancak on yedi seneydi. Onu hayattan koparan yirmi yedi yaş krizi değil, on yedi yaş hoyratlığıydı aslında.
Aradığımı ne doğuda bulabilmiştim, ne de batıda. Benim için dar kafalı demeyin rica ederim. Kökü Hindistan'daki bir bitki Paris'te her zaman çiçek veremeyebilir. Şu garip hayatta normal saymamız gereken bir şey.

Doğu ya da batı, hangisinde değilsem onu özlüyordum. Hangisinde isem ona ait olmadığımı hissetmiştim. Bu hissiyata bir son ararken o eski, kadim, size henüz adını veremeyeceğim dostum aklıma geldi. Dostum da Türkiye'dendi. Doğu denemeyecek kadar batıda, batı denemeyecek kadar doğuda olan memleket. Benim için ideal olabileceğini düşündüm. Bu kez balkanlardan İstanbul göklerine süzüldüm. Aylarca arkadaşımı bulma hevesiyle İstanbul'u seyrettim. İstanbul'a ait insanları, onlara ait değerleri, o değerlere ait sebepleri, her şeyi. Gülhane Parkı'nda gezenleri, ada sakinlerini, Moda'nın yaşlılarını ve kuytu köşesinde sevişen aşıklarını.

İstanbul doğuda olması gerektiğini düşündüğüm ve olmayan şeylere de sahip değildi, batıdakilere de. İstediğim yer olmadığına kanaat getirmiştim. Son bir heves ile dolanmaya devam ederken, yirmi üç Nisan'da Büyükada'da Aya Yorgi'deki etkinliği seyrederken kadim dostuma rastladım. Uzun seneler olmuştu. Birbirimize acıkmıştık. Dostum kendisine uygun bir beden bulamamıştı, bıraktığımdan beri göklerdeydi, onu bıraktığım halinin üstüne tecrübe eklemeyince artık gözünde oğulluktan akranlığa terfi etmiştim. Onu bulmanın heyecanıyla biraz daha İstanbul'da kalmaya karar verdim ve bir beden aramaya. Ne ruha kaybettirecek kadar boş, ne de bedeni harcayacak kadar benden uzak. Kasım ayının ortalarında şu an içinde bulunduğum bedeni ve o zaman onun içinde yaşayan Nicholas'ı tanıdım.

Nicholas'ı ilk defa kadim dostumla Kadıköy semalarında dolanırken gördüm. Önceden de söylemiş miydim, hatırlamıyorum, biz ruhlar gökyüzünden bir bedenin ruha sahip olup olmadığını görebiliyoruz. O an karşılaştığımız manzara ruhsuz bir bedenden de, bedensiz bir ruhtan da ilginçti. Bir ruh, bedenden çıkmak için çabalıyordu, beden ise ruha izin vermemek için direniyor gibiydi. Beden gitmek isteyen bir ruha zorluk çıkarabilir, mücadele edebilir. Malum savaş kesinlikle ruhun kazanacağı bir savaş olacaktır.

Onunla konuşmak, yardım etmek istedik. Nicholas çok öfkeliydi, "sadece yalnız kalmak istiyorum" diyordu. Tahmin edersiniz ki yardıma en çok ihtiyacı olan varlıklar, hiç yardım istemeyenlerdir. İsteğini yerine getirmedik. Nicholas çabalıyor, dışarı çıkmak istiyordu, küfürler ediyor, lanetler yağdırıyordu. "pişmanım" diyordu "tekrar yeryüzüne indiğime, onu tanıdığıma, bildiğime, her şeye pişmanım" arada durulup bize defolmamız gerektiğini hatırlatıp bedenden çıkmaya çabalıyordu. Dışarıdan bakan insanlar sadece ölü gibi bakan insan bedeni görüyorlardı, ancak bizim gördüğümüz manzara gitmek isteyen bir ruh ve onu bırakmamak için elinden geleni yapan bir bedendi.

Dostum bu gibi durumlar için benden çok daha tecrübeliydi, Nicholas'ı biraz olsun sakinleştirdi. Bedenin tüm çabalarına karşılık Nicholas'ı elinde tutamayacağını, bu halde o beden intihar etmezse Nicholas'ı bırakmak zorunda kalacağını anlattı. Nicholas kabul etti. Bedeni daha fazla zorlamadan, öfkesini bize kusmayı kabul etti. Sanırım aşık olduğunuz ruhun asıl öyküsünü dinlemek istersiniz.

Nicholas Ernust, 1872 yılında Nantes'ın yakınlarında dünyaya gelmiş söylediğine göre, orta yükseklikte bir tepenin yamacıyla, bir ormanın arasına sıkışmış, rüya gibi bir yerde. Babası Louis o çok küçükken gittiği bir avdan geriye dönmemiş, annesiyle birlikte büyümüş. Yetiştirdikleri kabakları büyük şehre, Nantes'a götürüp satarlarmış. Orada görüp beğendiği bir kız da onun hayatını değiştirmiş. Nicholas onu bize "kızıl saçlarını örten şalının altından yeşil gözleri bir bahar çiçeği kadar canlıydı" diye anlatmıştı. Nicholas o sıra 18'inde bir delikanlı, yazı yazmasını ilk öğrendiği yıllarmış,. Lisa ise daha 16'ında. Onu ilk gördüğünde, bir şeyler ona peşinden git demiş, Nicholas da o cesaret ile at arabasına kadar izlemiş. Araba devlet erkanından birine aitmiş. Herkesin tanıdığı koca devlet adamı Jean Chamlion, o zamanların Nantes valisiymiş.

Nicholas'ın başında esen kavak yelleri ve Lisa'nın ona ateşle bakan gözleri, onu aptal cesareti ile doldurmuş. Kısa bir mektup yazmış Lisa'ya, bir kabağın içine yerleştirmiş valinin kapısına dayanmış. Nöbetçiler ne yaptılarsa bırakmamış elindeki kabağı, "kabak matmazel Lisa'nın benden özel istirhamıdır, kendisine elimle vermekle yükümlüyüm". Matmazel duyunca şaşırmıştır, belki kabakçı denince hatırlamıştır.

Nicholas'ı. huzuruna kabul etmiş, Nicholas ürkek, dokunsan yıkılacak bir özgüvenle dikilmiş karşısına, "buyurun matmazel, bu emrettiğiniz, kendi gözlerinizle seçtiğiniz kabaktır. Aradığınız tüm doyuruculuğu da içerisinde". Lisa kabağı elinden kaptığı gibi odasına koşmuş, kabağı sonra yemişler mi bilemem, ama içindeki mektuba cevabı Nicholas'a bir hafta sonraki pazar yerinde, bir elçi marifetiyle ulaşmış.

"Yonca'nın içerisindeki ruh Lisa'ya ait değildi belki, ama onun kadar özeldi" diye anlattı bize Nicholas. Sizde ona benzer bir ışık görmüş. Lisa ile Birkaç mevsim, yüz yüze tek kelime etmeden mektuplaşmışlar. Kağıt üstünde kaldığı düşünülebilecek bu bağ, zamanla kararan sevdaya dönüşmüş. Birkaç zaman sonra bağlarını birkaç kez gizemli kaçamaklarla taçlandırmışlar. Canlarına tak etmesi uzun sürmemiş, malum şartlarda kavuşamayacakları kesinmiş. Lisa'nın babası ilk kez koca adaylarından söz etmeye başladığında Nicholas'ın aklındaki kaçış planı hazırmış.

Gençler önce Fransa'nın diğer bir ucuna kaçmışlar, Marsilya'ya. Burada tutunamamışlar. Çevre dışardan gelenlere kapalıymış. Bu kadarını anlattı. Onlar da daha büyük, karışık bir şehre, bildiklerinin en büyüğüne gitmeye karar vermişler, Paris'e. Tam da burada akıl almaz bir rastlantıyla karşılaştık. Nicholas "Bu tip rastlantıları onunla çok yaşardık" demişti. Bu cümledeki "o"nun siz olduğunuzu belirtmeme gerek yok sanırım. Şu an içinde bulunduğum beden, benden önce, içerisinde Nicholas varken bir kitap okumuş, oradan bir alıntıyla şunları söylemişti;

"Sonunda her hayat, nedeni belirsiz olguların toplamından, rastlantısal kesişmelerin ve kendi amaçsızlıklarından başka bir şey açığa vurmayan gelişigüzel olayların kaydından başka bir şey değildir."

Nicholas'ın bu cümleyi hatırlaması mı daha garipti, karşılaştığımız rastlantı mı, hala emin değilim. Nicholas ve Lisa'nın yaşadığı ev, benim Hindistanlı çobanın bedeninde Paris'te ilk kaldığım evdi.1893 yılında Nicholas ve Lisa beş yıllık cennetlerinde yaşamaya başlamışlar, kısa bir süre çektikleri fakirlik Nicholas'ın azmiyle etkisini daha az hissettirmiş. Tek eksikleri varmış. Tanrı onlara çocuk vermek istememiş. O zamanlar iki inançlı insan için, bunu bir çeşit lanete ya da bedduaya bağlamak hiç de zor olmamalı, Lisa'nın küçük yaşlarda geçirdiği ateşli hastalıkları akıllarına getirmemişler. Ailelerinden kaçtıkları için tanrının onları cezalandırdığını düşünmüşler. Üç yıl tanrıya yakardıktan sonra, tanrı onları küçük melek Olive ile tanıştırmış. Cennetlerinin cehenneme dönüşü Olive yürümeye başladığı zamanlara rastlamış, bir buçuk sene sonraya.

Lisa, Paris'te kuzeni Marcus'a rastlamış. Başta çok korkmuşlar, sonra Marcus'un da hükümete karşı başarısız darbe planları içerisinde olan kaçaklardan olduğunu anlamışlar, ona yuvalarını bile açmışlar. Nicholas "Marcus'un Olive'i nasıl sevdiğini görebilseydiniz, sizin de yaşadıklarımdan sonra insanlara güveniniz kalmazdı, çünkü büyük şehirlerde küçük haber olmazmış" demişti Nicholas. Marcus birkaç ay sonra yakalanınca kendisini işkence altında sorgulayan amcası Mösyö Jean'a tüm bildiklerini anlatmış. Kızını, torununu ve kızını kaçıran alçak Nicholas'ı bile.

"Mısır yiyordu" demişti Nicholas, "o son günümüzde, ilk kez mısır yiyordu, kendi başına" dedi. Adamlarıyla gelen mösyö Jean onları Paris'in altındaki tünellerin birindeki, ışık bile göremeyen zindanlara hapsetmeyi uygun görmüştü, kendisinden kaçmaya yeltenen öz kızına, aşığına ve o lanet olasıca aşkın meyvesi öz torununa.

Nicholas ruhunu o zindanlarda yitirmiş. Onu darbecilerden biri olmakla itham eden kayınpederi ağzından birkaç cümle alabilmek niyetiyle, özünde aşklarından intikam alabilmek için Olive'e bile acımamış, Nicholas'ın elleri kelimenin her anlamıyla bağlı iken. Nicholas hala dinmemiş 100 küsur yıllık öfkesiyle "o aşağılık bir şey bilmediğimi biliyordu, cinayetleriyle intikam alıyordu" demişti,. "On yedi gün sayabildim, on yedinci gün beni öylesine dövdüler ki, ayıldığımda kaç gün geçtiğini bilemiyordum. Konuşacak kimse yoktu, ışık yoktu, artık umut yoktu".

Ruhunu bedeninden ayıran olayı anlatırken sürekli kesilen sesini duymalıydınız. "Nasıl bir insan, öz kızına ve torununa, gözleri önünde, onu seven adamdan birkaç kelime öğrenmek ve tabii ki, aslen, aşktan intikam alabilmek için, o denli işkencelere, tecavüze göz yumabilir?" diye sorduğunda bedeninin bile elleri titriyordu. Daha fazla detay anlatmadı, aslında anlatamadı.
Sonrasını tahmin edersiniz, Lisa'ya, Olive'e akıl almaz işkenceler etmişlerdir. Nicholas'ın ruhu tam orada özgürlüğüne, hiç umursamadığı özgürlüğüne kavuşmuş. Bu hissi şöyle anlatayım; bu sizin ölmek sandığınız şey aslında, ne acı var artık ne de mutluluk, artık hisler yok, sadece ruhunuzu kemiren ya da sizi huzurla daha da hafifleten anılarınız var.

Bedensiz bir ruh etrafında olanı biteni görür, ama müdahale edemez, Nicholas da oradaki son ruh olduğunu görmüş. Eğer o bedende ruh varsa gözde anlatılmayacak bir ışıkla dolu bir bakış vardır. Nicholas'ın anlattığına göre, ne işkencecilerde, ne Mösyö Jean'de, ne de Lisa'sının bedeninde ruh yokmuş, Olive ise Nicholas bedenini terk ettiği anda hayata gözlerini yummuş.

1898 yılında Paris'in tünellerinden gökyüzüne yükselen ruhun 110 yıldır neyle meşgul olduğunu anlattı. "kolay değildi" bu cümleyi onlarca kere duyduk. Başına geleni anladığında bir daha yere inmeye tövbe etmiş, amaçsızca dolanmış, hayatı yaşamaktansa izlemeyi tercih etmiş, nelere tanıklık etmemiş ki?

Her şeyi seyretmiş, doğan milyonları, ölenler, mutlulukları, acıları, gökkuşaklarını ve depremleri. İki dünya savaşı seyretmiş, Washington'da bir milyon zenci görmüş, Mao'nun Çin'ini, Sovyetleri, amerikanın değişimini izlemiş, her şeye rağmen olimpiyatlara gidermiş, Wimbledon özel keyfiymiş. İnsanlık aya gittiğinde de ordaymış, Woodstock çamura bulandığında da. Onun için hiçbir zaman hayatın içi bir daha dolmamış, "yeryüzüne inmemen için mazeret arasam bundan daha iyisini aklımda yaratamazdım, bu denli güzel bir gezegende böyle boktan hayatlar sürmeyi nasıl başardığımızı anlayamıyorum." demişti.

Öyle bir ruh düşünün yaşamışlığı sadece yirmi sekiz yıl olsun, ama toplam hayat tecrübesi yüz otuz altı yıla denk gelsin. Nicholas'ın yorgunluğu işte bu yüzdendi, kızgınlığının sebebini zaten anlattım.

2008 yılının haziran ayında İstanbul üstünde gezerken, içi boş bir beden görmüş, bedenin içi sadece bir sene kadardır boşmuş. Beden de kendisine yeni manalar arıyormuş. Keşfi Nicholas'ı çok yüreklendirmiş. Her şeyden önce küçük bir yaşamı varmış, taze bir beden, eğer sigarayı saymaz isek. Çok yormayacak bir hayat arıyormuş. Nicholas "bir kere daha denemeye karar verdim" demişti. "gerçek nedenim uyanmayı özlemek ve bir bedenin içinde huzurla ölebilmeyi istemek ".

Uyumak, Nicholas için ölmek demekmiş, "Her yeni güne uyanmak ölümlerden dirilmek gibidir, tekrar Lisa ile, Olive ile uyanamayacağım ama, tekrar doğabilirim her gün, her yeni gün, yeni nefeslerle" diye düşünmüş olmalı. 2008 yazının başında Hikmet Meçhul'ün bedenine inmiş. Her şey beklediği gibi, küçük ve yaşanılası başlamış. Yeni güne, yeni bedenle uyanan yeni ruh, etrafına neşe saçmış. Sanıyormuş ki İstanbul'dan ayrılığı ve tekrar kavuşmasıymış yaşama sevincinin nedeni, ancak yeni ruhunun farkında değilmiş.

Yeryüzüne inişi için "üç yıl önce kabul ettim, salt iyiliğin bir parçası olamayız. Bu pisliğin bir parçası olamadan" demişti. Sıkıntıdan mı geri döndüğünü iddia ettiğimde "hayır" dedi, "aslında hayatı bilerek yaşamak. Küçük bir hayatı, inat ederek değil, tecrübe ederek yaşamak, mutluluktan, mutsuzluktan payıma düşeni alıp, huzurla ölebilmek için"

Hayatına siz girdikten sonrası ile ilgili anlattıklarını duymanızı isterdim. Yaşamaya olan açlığı olmuşsunuz adeta, her yeni güne zihninde birinin varlığı ile uyanmanın bir kere değil, onlara kere dirilmek olduğunu söylediği anki sesinin titreyişi hala kulaklarımda Ona yazdıklarınızda bulduğunu düşündüğü onlarca şeyi, Lisa'dan sonra ikinci kere bir insanı bu kadar sevebileceğini daha önce bir kere bile düşünmemiş, akıl edememiş, "göklerde zamanı boşa harcamışım" demiş kendine. Hatırladığım kadarıyla şöyle anlatmıştı;

"Sonra o geldi, ben çağırmadan geldi, beni o buldu." sizi anlatırken adınızı hiç kullanmadı, hep o diye bahsetti. "O bedensiz bir ruh gibiydi. Arayışı arayışımdı, kelimelerim adeta ruhuydu. Ben ağzımı açmaya çekinirken bana ne istediğimi, neye ihtiyacım olduğunu söylerdi, ben sadece kendi başımayken umutlarımla oynuyordum, o dile getiriyordu. O hislerini anlatıyordu bana, ben ona neden öyle hissettiğini. Dünyadaki ruha sahip ya da ruhsuz bedenler için çok sıradan bir hikayeydi belki, beni kimse anlamadı, o bile"

Sesine mutsuzluk çökmüştü, hayal kırıklığı. Sebeplerini anlatırken ona bir daha asla tamamen yitiremeyeceği umutlar aşıladığınız gizliden gizliye okunabiliyordu.

"Ben ki yüz on yıl gökyüzündeydim, tüm cesaretimi toplayıp yere inince tekrar aşık olmuştum. Yüz otuz altı yıldır bu gezegendeyim, bunu anlayamazsınız, anlatamam. Öncelikle bu kadar yıl var olabilmek gerekir. Yüz on dört yıl sonra tekrar aşık olmak lazım, beni anlayabilmek için. O eski aşklar fasıllarına girmeyeceğim bile, insanlar çok şeyin değiştiğine inanıyorlar da kendilerinin değiştiklerine ve tekrar değişebileceklerine inanamıyorlar. Hepsi birer birer çok iyi yaratıklar da hayat çok acımasız. Biz daha az şey biliyorduk yüz yıl önce, kafamız daha az karışıktı. Ne uçaklarımız vardı, ne internetimiz, ama bulanmamış akıllarımız vardı, cesaretimiz vardı, kim ne derse desin sadece bize ait hayatlarımız vardı. Tutunabileceğimiz umutlarımız vardı. Cesareti, aklı, bir hayatı ve umutları olmayanın aşkı olabilir mi? Olabilir sanmıştım."
Sizi ve yaşadıklarınızı anlatırken sürekli gel-gitler içerisindeydi, bir an cenneti yaşadığından emin oluyordunuz, kısa bir zaman sonra, onu yakanın cehennem alevleri olduğunu düşünüyordunuz.

"Dünyanın tüm acılarını unutturdu bana, her şeyi yapardım. Bana inandı, güveniyordu. Benim aşık olduğum kadına itimadı yoktu. Bu gerçekle zor zamanların ardından yüzleşebildim. Yeryüzü zaten benim doğduğum yer değil, dünya ne kadar değişirse değişsin insan değişmez sanıyordum. Artık şundan eminim, yüz yıl önce doğmuş bir bebek bile bu hayatta tutunmaz. Farklı gerçeklikler bunlar, ona da demiştim, ruhunu kavuracak alevler aradığını sanar da insan, bir mum alevinden kaçar, utanmadan."

Ne sadece size kızgındı, ne de sadece kendisine, kızgınlık için herkes makul bir sebebi olması gerektiğini düşünür, bence insan sadece kızgın olabilir. Bir insana, başarısızlığa, ya da hayal kırıklığına ihtiyaç duymadan. İlle de bir sebep isterseniz o her şeye ve herkese kızgındı, kendinizi herkesten farklı hissetmediğiniz için size kızmıştı. Şimdi daha açıklayıcı oldum umarım. Kızgınlığında haklı olmasından korktuğum bir yer var, şöyle anlatmıştı;

“İnsanlar sürekli çok çalışarak dünyayı nasıl küçülttüklerini anlatırlar. Evet, dünya yüz yıl öncesine göre çok küçük, içine bir aşk bile sığmayacak kadar küçük. Küçülen sadece dünya da değil, gerekli gereksiz bilgi, tecrübe sandığımız saçmalıklarla dolduğumuz zihinlerimizde oluşturduğumuz çöplükler de küçük. Hayatlar, insanlar, hisler de dünya gibi giderek küçülüyor."

Bana "o geri gelecek" demişti, henüz gelmediniz. Tabii o siz iseniz. Odasında sizden gelen mektuplar buldum. Kiminin altı tamamen çizilmiş, kimi şiirlerle süslenmiş, kiminde paylaşılan hayaller özenle işaretlenmiş, kimine ağıtlar eklenmiş. Sanırım o sizsiniz. Bu mektubu size gönderecek kadar emin olduğumu söyleyebilirim.

Gitmeden önce "bana söz ver, geri gelecek, eminim, belki bir haftaya, belki bir yıl sonra. Geri geldiğinde, ne söylerse söylesin ona inanmayacaksın. Çünkü o kendine inanmıyor. Geri geldiğinde ona güvenmeyeceksin, çünkü o da kendine güvenmiyor. Ona beni anlatacaksın, her şeyi, Lisa'yı, Olive'i, hatta Marcus'u, Mösyö Jean'ı. Nicholas'ın yüzyıldan da uzun macerasını, ona inancımı anlatmalısın ve onu yitirişimi. O zaman belki anlar nedenlerimi, gidişimi, tahammülsüzlüğümü, bu tez canlılığımı. Yalnız bıraktığı şeyi bir daha yeryüzünde göremeyecek, ama gökyüzünde gördüğü şeylerden herhangi birisi olabileceğimi bilsin istiyorum."

Başına gelenleri anlatırken bazen Olive'in babası kadar şefkatli, bazen sevdiğine gözleri önünde işkence edilen bir aşık kadar öfkeli oluyordu. Yine o kızgınlığını kontrol edemediği bir anda patlarcasına girdi söze;
"Sakın sanki benmişsin gibi davranma ona, çünkü sana inanır. Birilerine inanmaya ihtiyacı var. Önce çiçekten bal alan arı gibi sana sıraladığı umutlarının birer hayal olduğundan dert yanar. Sırf bir adam onu sevdiği için ve daha çok sevmek için izin istediği için, hayata güvenini nasıl yitirdiğini anlatır, bana anlattığı gibi. Aradığı mazereti buluşunu görmek seni de bıktırır."

Belki Nicholas abarttı, bilemeyeceğim. İlişkinizi yargılamak bana düşmez., beni böyle anlamayınız. Bu sadece bir borcun ödenişi, Nicholas size, dünyanın hala iyi bir yer olma ihtimalini ispat ettiğiniz için, itiraf edemese de minnettar, ama bu ihtimalin gerçek olamayacak kadar küçük oluşunu kabul edemeyecek kadar yaşlı, yorgun, küçük ve öfkeli.

Size her şeyi, tüm açıklığı ile anlattım. Anlatmamaya söz verdiğim bir şey daha var, onu da gizlemek istemiyorum. Hikmet'in bedeninde geçirdiği son gününde, Nicholas'ın aklına delice, pek de iyi niyetli olamayan bir fikir geldi. Ben kabul etmedim, ancak kadim dostum Nicholas'ın bu dileğini gerçekleştirdi. Nicholas'ın isteği tam da o anda nasıl olduğunuzu öğrenebilmekti, dostumun size ulaşabilecek boş bir beden bulup, sizinle irtibata geçmesiydi. Dostum Nicholas'a hayır diyemedi. En kısa zamanda size ulaşabileceği boş bir beden bularak, bu isteği gerçekleştirdi. Size kendisini ruhunun gerçek adıyla tanıtmış, hatta görevini biraz abartıp, Nicholas'ın istemediği kadar ileri gidip, özelinize müdahale etmeye kalkmış. İnanın duyduğu hikayeden bu kadar etkilendiği içindi, aslında kötü biri olmadığına ben şahsen inandığım için size onun adını vereceğim, kendisi Bora Talat Öztürk'tür. Geri gelip, bize yaşadıklarını anlattığında Bora da, Nicholas da yaptıklarının aptalca olduğunu kabul ettiler. Nicholas "keşke tüm bunları sadece onu özlediğim, özlemim aklımı başımdan aldığı için yaptığımı kanıtlayabilseydim, imkansız" demişti.

Bora'nın gördükleri arasında en önemli şey, sizin bedeninizdeki ruhun da, bedeninizden çıkabilmek için çabaladığı, ancak henüz başarılı olamadığıydı. Nicholas bedenine yalvardı ve sonunda bedeni onu azat etti. Vedalaşmamız kısa sürdü, nereye gittiğini sorduğumda, "onun yanına, belki o ruhu daha bedeni terk etmemişken yakalayabilirim, kim bilir ,o ürkek ruh belki Lisa'ya aittir." İşte o anda hala umuda sahip olduğuna ve bunu size borçlu olduğuna emin oldum. "Eğer yetişemezsem hayatım boyunca göklerde o ruhu ya da Lisa’yı buluncaya kadar arayacağım. Yeryüzüne tek başına inmek yapabileceğim bir şey değil. Belki, biraz olsun o bedeni seyrederim, o gökyüzünün bulutluluğundan yakınırken bir zamanlar içinde, artık olmayan ruha aşık, başka bir ruh tarafından izlendiğini bilmeyen boş bir bedeni yıllarca izleyebilirim. Çok yakınında ama asla bir daha ulaşamayacağı".

Siz hala benimle iletişime geçmediniz. Nicholas'ın deyimi ile geri gelmediniz. Bu mektubu şimdi alma sebebiniz, benim de gidecek olmam. Bu beden Nicholas'dan sonra beni tam anlamıyla kabul etmiyor, kısa bir süre sonra gireceği zor dönem için de değeceğini sanmadığım bir mücadeleye girmek istemiyorum. Bora ile benim doğduğum ülkeye gitmeye karar verdik, soyadımı öğrenebilmek istiyorum. Dünyaya geldiğim bedenimi yahut mezarını görebilmek istiyorum.

Eğer bu mektup sizin için bir şey ifade etmiyorsa, içinizdeki o ruh sizi sonunda terk etmiş demektir. O zaman tüm bunları birer deli saçması olarak kabul ediniz. Eğer ruhunuz hala içinizdeyse Nicholas ya gelmiştir ya da yoldadır, bunu biliniz. Bir gün ruhunuz bedeninizi terk ederse, korkmayın. Önce de dediğim gibi, bedensiz ruhlar, ruhsuz bedenlerden fazla. Böylesi daha iyi bile denebilir. Yaşadıklarınız için, sizin için, Nicholas için ve yaranızı deştiğim için üzgünüm.

Mektubu cevaplamayın, bu kelimeler bu bedene ait değil, bana ait. Mektubu okuyan beden muhakkak size bir yanıt verecektir, ancak bu kelimeler size bu mektubu yazan varlığa ait olmayacaktır. Ben giderken bu zihinden bir şey almayacağım, Nicholas da yanına çok az şey almış, bir kısmının kopyalarını bırakmış. Son iki günde,zihnin kapalı köşelerinde saklanmış şeyler buluyorum. İnancının aslı olduğu gibi burada. Kolinin üstüne lazım olursa kullanabileceğimi yazmış, "sadece onun için kullanırsan iki elim yakandadır, unutma" diye bir not eklemiş. Çoğu zaman olduğu gibi öfkesiyle haraket etmiş, size anlattıklarımdan sonra, hak vermeseniz de, anlarsınız umarım.

Hayatın tüm renkleriyle dolu bir hayat diliyorum.

Cuidar, adiós.

Matias

Hiç tanımadığınız bir dostunuz


Mektubu tekrar okuduktan sonra, eğer böyle biri varsa, Matias'a hak verdim. Sanırım gerçekten ruhum beni terk etti. Siz söyleyin dostlar, aklımı mı yitirmişim, ruhumu mu? Sanırım her ikisini de kaybettim, yağmurlarımı, hayallerimi, gerçeklerimi ve beraberinde daha fazlasını. Değirmenlerle savaşımda yoldaşımı, canım arkadaşımı, küçük kızımı, akıl hocamı, ağzı bozuk küçük hanımımı.. Kolay mı dostlar, bir parçamı değil, bir yarımı kaybettim. Artık "herkes" gibiyim. Bu yolun sonunda aklımı kaybetmişim, çok mu? Sanırım her kötü sonlu aşk hikayesi mağduru gibi kendimi kaybettim, hükümsüzdür.

Not:
*Uzun süredir yazamayan Yetmiyor.net yazarı Hikmet Meçhul, vatani görevi dolayısıyla, altı ay tüm sevdiklerinden uzakta olacaktır. Ona şans dileyin.

** Bahsi geçen kitap alıntısı Paul Auster “Kilitli Oda”, “New York Üçlemesi” sf. 256

*** Yazıda kullanılan fotograf, deviantart namlı internet sitesinin niGHTpiSces kullanıcısına aittir, kendisinin diğer eserleri aşağıdaki adresten görülebilir. http://nightpisces.deviantart.com/..

Görüşmek üzere,
Hikmet Meçhul



hikmetmechul@gmail.com



Yorumlar:


Yorum Ekle

Yetmiyor.Net ailesi gururla sunar. İletişim kurmak ve yayımlanmasını
istediğiniz yazılarınızı iletmek için: iletisim@yetmiyor.net

Bu sitede yayımlanan yazılar başka bir
platformda izinsiz yayımlanamaz.


Yazar Girişi Arama Yetmiyor.Net