|
Geceden Notlar (Deniz Ulaş, 19 Aralık 2007) ![]() Odam iyice soğudu. Sabaha karşı saat 4 civarı. Kaloriferler söneli 5 saat kadar oluyor.Üzerime bir şeyler giydim, ama ayaklarım üşümeye devam ediyordu. Mutfaktaki su ısıtıcısında biraz su kaynattım; bir kısmıyla bir kahve yapıp geri kalanını banyodan aldığım bir leğene boşalttım (Kahveye evde süt olmadığı için tereyağı koydum.). Leğeni odama getirdim. Ayaklarımı suyun içine sokarak ısıttım. Kedim, suyun içinde şapır şupur oynayan ayaklarımı görünce haftalardır sevişmemiş bir erkeğin sevgilisine varmaya çalışması gibi patilerini suya uzatıp durdu. Birkaç kez sertçe geriye ittim! En sonunda, sinirli bir şekilde mırladı ve arkasını dönüp, bu kahrolası reddedilmişliğin verdiği sinir ve hüsranla olacak, horlaya horlaya uyumaya başladı. Acıdım ona, bu hissi iyi bilirim! Sabahattin Ali okuyorum. Sıradan olayları konu alırmış gibi görünürken sonunda birden vuran öyküler... Günün birinde onun gibi yazabilmek isterdim. Su ısıtıcısının dibinde tortuların birikmiş olduğunu gördüm; suyun içinde de galiba onlardan biraz vardı. Kahveden tiksindim (ama yine de içtim). Haftalardır bu saatlerde ayaktayım. Özellikle gündoğumuna doğru içimi bir kasvet kaplıyor, bunalıyorum. Yine eskiye değgin düşünceler... Mantığımla kim bilir kaç yüz defa çözdüğüm ve aklımın raflarına çoktan kalkmış olması gereken düşünceler. Oysa ne kadar basitti. Biz, ikimiz, dertleri ayrı, umutları ayrı, sevinçleri bambaşka şeylerden kaynaklanan ve üzüntüleri nadiren çakışan iki insandık. Evet, kader bizi benzer birer hayat biçimi içinde rastlaştırmış ve birbirimiz için olağanüstü duygular beslememizi sağlamıştı bir zamanlar. Öğrenciydik. Sıradan öğrenci dertlerimizin kesiştiği ve bizi yakınlaştırdığı oluyordu, bazen. Oysa o zamandan belliydi ayrı sınıfların mensubu olduğumuz. Ben, kendim olmayana üzülüyor ve paçamı kurtarmanın bir adım ötesini -ama daha fazlasını değil, mütevazı hayallerdi bizim devrim düşlerimiz- düşünüyorken, o nasıl daha fazla tüketeceğinin planlarını yapıyordu. Zaten beraber hiç üretmedik. Onunla iken hayattan aldığım yegane tat, ancak tüketmekle ilgili olan taraftan geliyordu. En naiflerinden birkaçı ise başkaları tarafından yazılmış şiirler söyleyip beğendiğimiz şarkıları dillendirmekti herhalde. Ama ben yine de kendimi iyi kandırıyordum galiba ki, onun hayatımın kadını olduğuna inanmayı, hem de derinden inanmayı hiç aksatmıyordum. Öte yandan, onu eğitilmesi gereken bir öğrenci olarak da görmedim hiç. Eksiklikleri olduğunu biliyor ama görmezden geliyordum. Hem bazen kendimi o yetkinlikten o kadar uzak buluyordum ki, insanları eğitmesi gereken bir güruh olsaydı bile ben bu güruhun bir üyesi olamazdım. Kaldı ki, sizi büyüleyen bir varlığın yanında mutlu hissetmekten öte yapmak isteyeceğiniz pek bir şey olmuyor. O, belki benim fark ettiklerimden haberdar değildi; ama bu yabancılığı ve vurdumduymazlığıyla yaratıyordu çekiciliğini belki de. Tabii tüm bunları onunla ve mutluyken çözümlediğim söylenemez. Zaman ileriye doğru akıyor ama biz bu akışın ancak ardından bakarak -becerebilirsek- bir şeyler anlayabiliyoruz. Onun şu anda mutlu olup olmadığını bilmiyorum. Belki dertleri hala aynı dertler değildir, ama muhakkak ki benzerlerini yaratıp hayatını onların üzerine kurmayı becermiştir gibi geliyor bana. Belki hala arabasını bir üst modeliyle değiştirmek ve aynada kendisini güzel elbiseler içinde seyretmek onu tatmin etmeye yetiyordur. Böylesi tatminleri ufak görüp görmemenin de tartışma konusu olması kaçınılmaz belki. En azından şimdi yanımda olsaydı herhalde tartışırdı... "Ama hayattan zevk almak gerek!" derdi. Herkesi hayattan aynı şekilde zevk almak zorunda mahluklar olarak mı değerlendirmeliyim? Ama, bari en azından sosyal demokrat olsaydı... Onun için siyasal olarak kurabileceğim azami hayal bu. Ama şüphesiz sosyal demokrat olmasındansa yanımda olmasını tercih ederdim şu an. Onu özlüyorum. Yorumlar: Yorum Ekle | |
|
istediğiniz yazılarınızı iletmek için: iletisim@yetmiyor.net Bu sitede yayımlanan yazılar başka bir platformda izinsiz yayımlanamaz. |
