Tunç Karaçay Tunç Karaçay yazdı:

Ütopik Realistler

26 Aralık 2007 | Sol Akımlar


Yazının başlığında iki tane çok kapsamlı kelime kullandığım için onları biraz açmak ve ne anlamda kullandığımı şimdiden açıklamak isteği duyuyorum. Realizm, gerçeklik ana düşüncesini nesnelerinin varoluşları ve neye benzediklerini...

Yazının başlığında iki tane çok kapsamlı kelime kullandığım için onları biraz açmak ve ne anlamda kullandığımı şimdiden açıklamak isteği duyuyorum. Realizm, gerçeklik ana düşüncesini nesnelerinin varoluşları ve neye benzediklerinin, bizden ve bizlerin onlara ulaşmasından bağımsız olarak meydana getirir. Yani bir düşünce bizim onu algılamamız dışında da vardır. Ama ben bu terimi daha çok insanların içine nasıl işlemiş o anlamıyla ilgilenmek istiyorum. Yani biz kimlere gerçekçi diyoruz? Ve neden gerçekçilik çoğunlukla pozitif bir sıfat olarak algılanıyor? Bu soruları özellikle toplumsal olaylara kafa yoran insanlara sormak istiyorum.

Realizm beraberinde statükoculuğu da getirir. Statükoculuk su anda ve eskiden beri içinde bulunulan, değişmesi beklenmeyen ve istenmeyen durum olarak tanımlanabilir. Gerçekçiler toplumsal sorunlarla ve sistemle ilgili bir eleştiri yaparken hep kafaların bir köşesinde mevcut sistem vardır. Onun özelliklerinden sapmaya başladıklarını hissettikleri anda gerçekçiliğin kaybolduğunu düşünürler ve yörüngeye geri dönmek isterler. Böyle insanların ayaklarının yere daha sağlam bastığı söylenir. Çünkü sistemle ters düşmedikleri için “hata” yapmazlar. Var olan düzen üzerinden fikir üretmek en sağlamcı ve kolay yoldur.

Öte yandan, ütopya var olmayanın peşinde koşar. Siyasi anlamda ise ütopya, aslında olmayan, tasarlanmış olan ideal toplum ve devlet şekli anlamı taşır. Bu ise yukarda bahsettiğim gerçekçilikten çok uzaktır. Böyle insanların ayaklarının yere sağlam basması bir yana, havalarda dolaşırlar. Genelde de “uçmuş insan” sıfatına maruz kalırlar. Fikirlerine çok eleştiri gelir. Özellikle gerçekçilerden. Çünkü statükoyu savunucuları savunduklarının dışına çıkamazlar ve o düşünce disipliniyle ütopyacıları eleştirirler. Ütopyacıların ütopya kurma istemleri başka bir dünya arayışından gelir yani var olan düzenden hoşnut değillerdir.
Tabi şunu söylemelim ki çok genel yargılarda bulunuyorum. Aslında herkes ben de dâhil olmak üzere kendisini biraz realist, biraz ütopyacı bulabilir. Asıl derdimi anlatmak için daha belirgin bir ayrım üzerinden gitmek istiyorum. O da şu anda dünyada hâkim olan kapitalist sistemle alakalı. Ona alternatif olarak sunulan başka ekonomik sistemleri (sosyalizm gibi) gerçekçiler tarafından ütopik bulunması. 

Kapitalizm veya anamalcılık, üretim araçlarının özel mülkiyetin elinde olduğu ve kâr amaçlı kullanıldığı, malların üretim, dağıtım ve fiyatının arz talep mekanizmasıyla serbest piyasada özgürce belirlendiği bir ekonomik sistemdir. Öte yandan sosyalizm veya toplumculuk, iktidar ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edildiği ve sınıfsız bir toplum fikrine dayanan bir düşünce sistemidir. Kabaca tanımlar böyle. Ama insanlarda bu düşünceler nasıl vücut bulmuş ona bakmalı. 

Kapitalizminin eleştirilerini çevremdeki sola yakın insanlardan veya sola yakın olmayanlardan çok fazlaca duydum. Ancak sosyalizmden bahsedince genelde aldığım cevap: “uygulanması çok zor.”, kim bunu benimseyebilir ki hiç gerçekçi şeyler önermiyor.” Şeklinde olmuştur. Aslında bu yorumlara şaşırılacak fazla bir şey yok. Çünkü bu yorumu yapanlar kapitalizmi içine sindirmiş insanlar. Yani bir insan kapitalist mantıkla sosyalizmi sorgulamaya kalkışınca bu sığ yorumlar kaçınılmaz olur. Biraz daha anlatmak istediğimi basit örneklere indirgemek istiyorum. Büyük fabrika sahibiyle onun herhangi bir işçisinin arasında gelir dağılımı arasında bir fark olmamalı, denildiğinde “olur mu öyle saçma şey adam koskoca fabrika sahibi…” denir. Aslında bu cevaba alıştım ama benim asıl derdim entelektüel birikime sahip olup da bunun gerçekleştirmesinin ütopik olduğunu söyleyecek insanlara.
Bazıları “hangi yıllarca para biriktirip fabrika sahibi olmuş insan, ya da yıllarca okuyup da genel müdür olmuş bir insan bir işçiyle yakın ekonomik gelire sahip olmayı kabul etsin ki?” ve devam ederler: “hangi insan herkesle eşit olmayı kabul edebilir ki? Kim daha fazla para kazanmak istemez ki? Her insan farklı değil midir?” gibi sorular sorarlar.

Acaba hangisi daha ütopik bunu sormak istiyorum ben de. “Sırf ticari zekaya sahip olmadığı için ya da fakir bir aileye doğduğu için bir insanın ömür boyu fakirlik çekmeye mahkum olmasını kabul edebilmek çok daha “ütopik” değil midir? İşçiler olmasaydı genel müdürün, müdürlük yapacak binasının dahi olamayacağını bilip de yine de ekonomik uçurumu kabullenebilmek daha “ütopik” değil midir? Evet elbette insanlar farklıdır. Ama niye bu farklılığın ölçütü ekonomik maddeyle ölçülür? İnsanların hayatında para kazanmanın çok önemli bir yer tutması en büyük gayretlerini sırf bu yönde göstermeleri; sanki insanın motive edecek onun var olduğunu ispatlayacak başak hiçbir şeyin olmadığını bu kadar kolay kabul edebilmek “ütopik” bir şey değil midir? Her realistin kabul edeceği üzere; dünya üzerinde sınırlı kaynaklar bulunmaktadır. Eğer ufak bir kesim bu kaynakların büyük çoğunluğunu kullanırsa doğal olarak geriye kalanlara sınırlı kaynaklar kalacaktır. Bunu kabul edip “Hadi insanlar mutlu çoğunluk olmak için savaşın! Her şey serbest!” deyip ve bunu yaparken insanların içinde var olan sanatsal, sportif, düşünsel tüm potansiyellerini bu maddi savaş uğruna kenara atmasını beklemek “ütopik” değil mi acaba? 
Aslında şu anda bir ütopya yaşıyor o da kapitalizm. 

Sosyalizmin Gerçekleşmemesinin elbette bazı nedenleri var ama bu nedenleri sosyalizmin iç dinamiklerinde aramak ve bunları gerçekle örtüşmediğini yukarda belirttiğim gibi sığ yorumlarla dile getirmek ve bunları realizme bağlamak anca bizim ütopik realistlerimizin işi olsa gerek.

Galiba “gerçekçi ol! İmkânsızı iste.” sözü burada bir anlam kazanıyor. Belki de bize imkânsız gözüken ya da gösterilen şey gerçekliğin ta kendisi. 
 

Tunç Karaçay Tunç Karaçay hakkında:

Yazar hakkında ilave bilgi bulunmamaktadır.