Serdar Cevher Serdar Cevher yazdı:

Spam'in Yeni Adı: Fırsat

16 Aralık 2011 | Teknopolitika, İnternet Kültürü


E-posta kutularımız birer fırsat çöplüğüne dönerken, bizler de ihtiyacımız bulunmayan hangi ürünü beş lira daha ucuza alacağımızı düşünür olduk.

Yeni bir güne uyanıyor ve beklediğim önemli bir iletinin gelip gelmediğini öğrenmek için e-posta kutuma bakıyorum: Önceki geceden bu yana 19 yeni iletim var. Sınırsız epilasyon, elektrikli süpürge, ortopedik yatak, zayıflama ve cilt bakım ürünleri, (kış gelmiş olsa da halen) Alaçatı’da, Çeşme’de, Bodrum’da, Marmaris’te “süper ucuza” konaklama imkanları, akülü araba, Yunan adaları turu, ayak detoksu, su ısıtıcı, Moskova turu, direksiyon eğitimi, dört lahmacunda %50 indirim, masaj keyfi… İstisnasız hepsi “bana özel” fiyatlarla. Hiçbirini kaçırmamalı ve hepsini normalde sunulandan daha düşük ücretler karşılığında edinmenin veya tüketmenin keyfini yaşamalıyım. Ya da bir daha mı düşünmeliyim acaba?

Her gün onlarca farklı ürün veya hizmetin reklamını içeren tanıtım bültenlerini kullanıcılara gönderen firmalar, bu bültenlerin birçoğunun okunmadan silindiğini fark edince sessiz sedasız yeni bir reklam biçimini, tanıdık bir sözcük kullanarak yerleştirdiler: “Fırsat”. Aslında fırsat hem gerçek, hem de sanal dünyadaki pazarlama uzmanları için yeni bir kavram teşkil etmiyordu. Ancak fırsat sözcüğü, alelade yüzlerce ürün satan firmaların stok eritmek veya tanıtım yapmak amacıyla ellerindeki ürünlerden yalnızca bazılarını dahil ettikleri kampanyaları kapsıyor ve kısıtlı bir zaman aralığında yararlanılabilecek özel bir durum anlamına geliyordu. Hatta mağazalar bu gerçeği “Stok sonu”, “Zararına satışlar” gibi ibarelerle açık açık belirtiyordu. Oysa son birkaç yılda durum değişti ve alışveriş konseptinin tamamını fırsatlar üzerine kuran alışveriş siteleri birbiri ardına türemeye başladı. Kısa bir süre içinde öyle bir noktaya geldik ki, artık her gün e-posta kutumuza düşen yüzlerce tanıtım bülteninin içinde indirimde olmayan ve kaçırılsa “çok da bir şey kaybedilmeyecek” hiçbir ürün kalmadı.

Arzulanan spam

Spam (istenmeyen ve genellikle reklam amaçlı olup birden fazla alıcıya gönderilen) e-postaların başlangıcı neredeyse e-postanın icadına dayanıyor. Bugünkü yapısıyla, yani kabaca ifade etmek gerekirse gönderen ve alıcıların @ işaretini içeren birer adrese sahip oldukları e-posta sistemi ilk kez 1972 yılında kullanılmaya başlanmış. Spam olarak kabul edilen ilk e-posta ise 1978 yılında ARPANET bünyesinde gönderilmiş. İstatistiklere göre bugün itibariyle dünya çapında gönderilen her 10 e-postadan en az 9’u spam olarak işaretlenebilecek niteliğe sahip.

Peki biraz evvel tarif ettiğim “fırsatlar” tablosunun bundan 10 yıl önce karşılaştığımız standart spam tablosundan ne farkı var? Cevap basit: Her reklamı teker teker inceleyip sahip olmak istediğimiz bir ürünün indirimli bir fiyattan satılıp satılmadığını kontrol ediyoruz; o sırada indirimdeki (fakat normalde almayı düşünmediğimiz) başka bir ürün dikkatimizi çekiyor ve olaylar gelişiyor.

Öte yandan, bu fırsatları her gün e-posta kutumuza gönderen siteleri spam olarak işaretlemeye de gönlümüz el vermiyor, içten içe “ya gerçekten muhteşem bir fırsat kapımı çalar ve ben onu kaçırırsam?” diye düşünüyoruz. Sonuçta geldiğimiz noktada, bize gönderilen ve bir noktadan sonra e-posta kutumuzu çöplüğe çevirip, aradığımız iletileri bulmamızı engelleyen bu fırsatlarla dolu bültenlerin gelmeye devam etmesini arzuluyoruz.

 

“Aman kaçmasın” psikolojisi

Herhangi bir mağazayı gezerken yine alma niyetinizin olmadığı fakat indirimde olduğu için dikkatinizi çeken ürünlere rastlamışsınızdır. Fakat grup satın alma konseptini yücelten yeni fırsat sitelerinde yer alan geri sayarlar, “stokta 5 adet ürün kaldı!” uyarıları, acele etmez ve bir an önce “satın al” düğmesine tıklamazsanız “size özel olarak” sunulan muhteşem indirimleri kaçıracağınız psikolojisini oluşturuyor ve sizi bilinçsizce tüketmeye eskisinden çok daha yoğun bir şiddetle teşvik ediyor.

 

Aslında bu yaklaşım sadece grup satın alma sitelerine özgü değil. Benzer bir durumla geçtiğimiz ay bir ikinci el alışveriş sitesinde sergilenen e-kitap okuyuculara bakmak üzere gezinirken de karşılaştım. Yeni çıkan Amazon Kindle modellerinden birine bakarken bir anda site bana “%5’lik indiriminiz var, kaçırmayın!” mesajı gösterdi. O mesajı görmeden hemen önce izlediğim bir videoda ürünün olumsuz yanlarını görmemiş ve ihtiyaçlarımı karşılayamayacağını fark etmemiş olsam; büyük olasılıkla bu geçici indirimden faydalanmak ve fırsatı yakalamak adına satın al düğmesine tıklamış bulunacaktım.

 

Bu gibi durumlar “kaçırılmaması gereken fırsat” psikolojisini bir anda tetikleyerek kullanıcıyı normalde yapmayacağı (ya da en azından o anda gerçekleştirmeyeceği) bir alışverişe itiyor. İşin ilginç yanı, işleyişi resmedebilecek kabiliyete sahip olmama rağmen ben de zaman zaman kendimi bu tuzağın içine düşmüş halde bulabiliyorum. Örneğin geçtiğimiz ay bir grup satın alma sitesinin fırsatlarından biri dahilinde, biraz da sevdiğim bir arkadaşımın tavsiyesiyle hiç aklımda yokken 180 TL civarında bir para ödeyerek Band Hero oyununa (Guitar Hero’nun özel davul ve mikrofonuyla birlikte satılan bir versiyonu) sahip oldum. 2009 yılında oyun henüz piyasaya yeni sürüldüğünde fiyatı 500 TL civarındaydı ve 180 TL’lik fiyat, piyasaya sürülmesinin üzerinden iki yıl geçmiş olsa da oyuna ilgi duyanlar için uygun olabilir. Buna karşın, benim gibi “geçerken uğrayanlar” için birkaç gün sonra akılda beliren bir “ne yapıyorum ben?” sorusuyla birlikte ortaya çıkan bir pişmanlıktan fazlası kalmıyor. Kendi kendime “bu alışverişi neden yaptım?” sorusunu sorduğumda, “çok kısa bir süre için uygun fiyata sunulan bir ürüne sahip olmak” dışında bir arzumun olmadığını görüyorum. Bu durumun tüketim kültürüne dibine kadar batmış olmaktan başka bir açıklaması olabilir mi?

Arzularımızın ve ihtiyaçlarımızın çok geniş bir bölümü zaten büyük şirketlerin stoklarına ve satmak istedikleri mallara/hizmetlere göre belirleniyordu. Fakat şimdi bu gerçekliğin ortasında kendimizi daha şanslı hissediyoruz, zira aldığımız her türlü mal veya hizmete başkalarının daha önce veya daha sonra ödediği/ödeyeceği meblağın daha azını ödeyerek sahip olduğumuzu düşünüyoruz. Hangi şirket, hangi elde kalmış ürününü indirimle satmaya niyetlenirse, bizler de ilgi alanımızı o yöne çeviriyor ve fırsattan yararlanmaya bakıyoruz. Peki, bu fırsatlarla gerçekten ihtiyaçlarımızı mı karşılıyoruz, yoksa garip bir satın al – tüket – mutlu ol üçgeninin kenarlarını mı dolanıyoruz? Bu sorunun yanıtını vermek kolay değil sanırım.

Yoğurdu üfleyerek yemek

Yaklaşık 10 yıldır alışverişlerimin büyük bir bölümünü internet üzerinden yapıyorum. Bu alışverişlere elbette pantolon, gömlek, tişört gibi giyecekler de dahil. Buna karşın geçtiğimiz aya kadar hiç internet üzerinden ayakkabı sipariş etmemiştim ve bu sürecin ne kadar sancılı olabildiğini yeni öğrendim. Bu vesileyle benzer bir düşünce içinde olan okurlarımızı uyarmak istiyorum.

Ayakkabı söz konusu olduğunda kaç numara giydiğinizi bilmek pek de bir işe yaramıyor; çünkü modelden modele kalıplar epeyce değişiklik gösteriyor. Örneğin ben normalde 42 giyen bir insan olarak – biraz da işimi garantiye almak maksadıyla –bir sanal ayakkabı mağazasından 42,5 numara bir ayakkabı aldım ve gelen ayakkabı hiçbir şekilde ayağıma uymadı. Sonuçta ayakkabının parasıyla birlikte ilk gelen kargonun ücretini, değişim için geri gönderdiğim paketin kargosunun ücretini ve yeniden elime geçen paketin ücretini ödemek durumunda kaldım. Galiba alışverişlerimde ayakkabı bir istisna olarak web üzerinden alınmayacaklar listesinde yer almaya devam edecek. Eğer bugünlerde internet üzerinden ayakkabı satın almayı düşünüyorsanız, kargo ücreti olmaksızın değişim garantisi sunan bir firmayı tercih etmeye dikkat edin derim.

Serdar Cevher Serdar Cevher hakkında:

Serdar Cevher; web programcısı ve serbest zamanlı gazeteci. 2007 yılından beri sade ve işlevsel olmasına özen gösterdiği web siteleri yapıyor ve 2009 yılından bu yana PCNet ve benzeri teknoloji odaklı dergilerde yazıyor. Web projeleri ve dergi yazarlığı haricinde kalan hayatına ayırdığı vaktin giderek azaldığından yakınsa da, halen hobileri arasında gitar ve flüt çalmak, şarkı söylemek, felsefe ve siyasetle ilgili okumak, futbol oynamak ve – İstanbul izin verdiğince – bisiklete binmek yer alıyor.