Haluk Kasarcı Haluk Kasarcı yazdı:

Soruşturmacı Gazetecilik Dördüncü Güç Prensibinin Bir Tezahürü Müdür?

11 Ekim 2008 | MedyaKritik


Bir üniversite öğrencisinin aklına masum bir soru düşmüş. Bu sorunun oluşum aşamasında birden fazla benzer durumun haftalar süren bir dönem içerisinde ardı ardına gelmesi etkin bir rol oynamış. Anlattığına göre bu arkadaş, Halim K...

Bir üniversite öğrencisinin aklına masum bir soru düşmüş. Bu sorunun oluşum aşamasında birden fazla benzer durumun haftalar süren bir dönem içerisinde ardı ardına gelmesi etkin bir rol oynamış. Anlattığına göre bu arkadaş, Halim Kartal adlı bir eğitmenden ders almakta imiş ve bahsi geçen eğitmen, iletişim/medya üzerine yazıp çizmesi doğal karşılanan, bu yazıları vakti zamanında kabul görmüş, saygıdeğer kişilerdenmiş. Soruşturmacı Gazetecilik üzerine aldığı bir ders vesilesi ile tanımış Halim Bey'i, bu arkadaşım. “Birtakım güç odaklarının bilinmesini istemediği; fakat bilinmesinde kamu yararı bulunan birtakım olguları belgelere dayanarak, sistematik bir araştırma sonucunda ifşa etmeyi kendine görev edinmiş kişilere Soruşturmacı Gazeteci” dendiğini ifade etmiş Halim Bey ilk derste.

Güzel bir manzara var imiş ilk etapta ortada. Onuru için, kamu yararı için çalışan portrelerden bahsediliyor; Kaynaşmış Milletler ülkesindeki kimi örnekler hoş anektotlar içerisinde anlatılıyormuş. Bir yandan da sürekli yineleniyormuş şu “birtakım güç odakları...” meselesi. Fakat bir seferinde; Halim Bey'in ardından, gerekli gördüğü takdirde, derste anlatılan hadiselere açıklayıcı yorumlar getirmek amacı ile orada bulunan Gülay Dut'a sitemde bulunmuş birkaç öğrenci, bu ders sonrası seanslardan birinde. Bana aktarıldığına göre, kafası karışmış olan o arkadaşlar gazeteciliğin mahiyetinde halihazırda bulunması gereken bir niteliğin -soruşturmacı/araştırmacı nitelik- nasıl oluyor da tekbir sahaya atfedilebilir bir özellik olarak sunulduğunu anlayamamış durumdalar imiş. İyi niyetli Gülay Dut'un açıklamalarının sürüklediği tartışma, bir süre sonra ekonomik birtakım temellere gelip dayanmış ki; burada genç arkadaşlar asla yapmamaları gereken bir şey yapıp boylarından büyük laflar etmişler. Neymiş efendim, “Medyanın, liberalizmin hüküm sürdüğü bir çağda denetleyici bir güç olması mümkün değilmiş” de, “Patron-Gazeteci-Haber ağının göbeğinde bu şartlar altında kamu yararı değil de (çı)kâr olurmuş” da bilmem ne. Genç yürekler tabii, heyecanlılar. Doğal karşılamış Gülay Dut ve eklemiş: “Biraz umut arkadaşlar. Denetleyici bile olunabilir, biraz daha iyi tarafından bakmaya çalışalım.”

Gün orada bitmiş kimisi için, arkadaşım ise umut'un peşine düşmüş. Elinin altında bulunan, konuya ilişkin birtakım kaynaklarda bu denetleyici umut'u aramış. Bulamamış, bilakis şöyle bir şeyle karşılaşmış kaynaklardan birinde: “Sistem içine giren gazetecilerin, genel olarak değerleri içselleştirerek bu ideolojik baskılara uyum sağlamadıkları sürece başarılı olmaları olasılık dışıdır; bir şeye inanırken başka bir şey söylemek kolay değildir ve uyum sağlayamayanlar benzer mekanizmalarla eleneceklerdir.”1

Aynı kuramcının ifadelerinde türlü umutsuzluklar yakalamış bizim arkadaş, umuttan ziyade. Hür teşebbüs anlayışının, önünü açmak bir yana, teşvik ettiği holdingleşmenin, medya kuruluşları üzerinden kendini gerçekleştirmesinin, medyayı giderek iktidardaki “güç odaklarının” bir propaganda aracına dönüştürdüğünü; dahası bu aracın birçok ortak çıkar nedeni ile iktidara karşı bir tavır alabilir hale gelmesinin bu sayede imkansızlaştığını “sistematik araştırmalara ve belgelere dayanarak” hazırlanmış olan kaynaklardan bizzat okumuş. Bu andan itibaren, medyanın dördüncü güç olarak mevcut olamayacağına kesin şekilde kanaat getiren arkadaş, ortada soruşturmacı gazetecilik adı altında oynanagelen bir demokratik toplumculuk oyununun mevcudiyetini keşfetmiş. Bu oyunun bildiğimiz evcilik, doktorculuktan tek farkı varmış. O da sonuçların, yalnızca oyunu oynayanları değil, oyunun oynandığına canlı yahut banttan tanıklık eden milyonlarca kişiyi etkiliyor olmasıymış. Bu noktada Halim Bey'in gazeteciliğin sahasının giderek daraldığına yönelik sitemini hatırlamış bizim arkadaş, demiş sonra kendi kendine: “Onların izin verdiği alanda oyun oynanabilir yalnızca. Doğal karşılamak lazım bu durumu da.”

Epeyi zaman oldu arkadaşımdan, bu derse dair anılarından haberdar olmayalı. Derken, geçtiğimiz günlerde bir kez daha bu konu üzerine konuşma fırsatı bulduk. Bana, derste ağırladıkları bir televizyon programcısından bahsetti. “Dekoder” adlı bir soruşturmacı gazetecilik programının yapımcısı ve sunucusu Hasan Ali Çömel Bey'i konuk etmişlerdi derslerine. Türlü şeyler konuşulmuş burada, kayıt içi – kayıt dışı. Konuk beyefendi kendini tanıtmış uzunca. Nereden nereye geldiğini, gazeteciliğin onun için ne gibi yüce, doğuştan getirdiği ve erişilemez tutkular ve değerlere tekabül ettiğini anlatmış. Derken, sözün bittiği yerde, Çömel Bey'in işinin konuşacağı vakit gelip çatmış. Birkaç zaman evvel, bir yetiştirme yurdunda yaşanan vahşi birtakım olayların aydınlanmasını sağlamış. Anlatıldığına göre söz konusu yurtta, çocuklara dışkıları yediriliyor, çeşitli görüntülerde de açıkça izlenebileceği gibi çocuklara türlü kötü muamelelerde bulunuluyormuş. Haber daha fazla yorum yapılmadan sunulmuş Dekoder programında yayınlandığı haliyle ve ilgili görüntüler, teknolojinin nimetlerinden istifade edilerek sınıfın duvarlarından birine yansıtılmış. Buradan sonrasını görüntülere tanıklık etmiş olan arkadaşım aktarsın isterim: Fonda bir müzik. Aşinayım bir yerden; ilk etapta çıkartamadıktan sonra yanıldığımı düşünüyor, derken bunun şu gişe rekortmeni “Yüzüklerin Efendisi” filminin müziklerinden biri olduğunun ayırdına varıyorum. Garip geliyor bu, nitekim anlatıldığına göre yaşanan olaylar gerçek ve oldukça acıklı. Bunun için seçilmiş olan müziğin bu denli fantastik öğelerle bezeli bir filminki olmasını ister istemez yadırgıyorum. Müziği habere iyi kötü yakıştırdıktan sonra acı bir ses ekleniyor bunun üzerine. Hoppala... Ağladı ağlayacak bir adam, haber metnini okuyor. Vicdan sızlatacak görüntüler, kanı donduracak hadiseler ve benzeri hamasi söylemlerle birlikte. Kocaman kocaman harflerle birkaç cümle geçiyor, metnin içinden ayıklanmış olarak ve ekranda beliriyor. Görüntüler giriyor derken işin içine. İtilip kakılan, kafaları birbirlerine tokuşturulan kız-erkek çocuklar görülüyor. Ve bir de bundan sonraki tüm görüntülere eşlik edecek olan, kocaman kırmızı bir daire. Ekranda nereye odaklanılması gerektiğini işaret ediyor. Ve devam ediyor kanımızı dondurması gerektiği söylenilen, hakikaten acınılası görüntüler.

Bu noktada aktarımı kesmek gerekiyor, zira görüntüler daha fazla izlettirilmiyor sınıfta. Haberin detayları üzerine konuşmayı Çömel Bey yapıyor, Halim Bey'in isteği üzerine. Olayların geçtiği bölgede sekiz hafta kaldıklarını ve çekim yaptıklarını anlatmış Çömel Bey. Ve pek tabii bahsi geçen yurtta çocukların her saniye dayak yemediklerini söylemiş. Bir ufak afallama evresi geçirmiş arkadaşım, görüntülerle biraz evvel öğrendiği gerçekliğin ne kadar örtüştüğünü sormuş kendisine. Cevabı kolayca buldu ise de Çömel Bey'e bu durumu sormaktan çekinmiş. Sonra bir de yaşadığı ülkede sıkça duyduğu “linç kültürü” kavramını getirmiş aklına. Kavramın medya tarafından nasıl işlendiğini düşünmüş ve bu ve benzeri görüntülerin yaygın kullanımını da göz önünde bulundurarak, hem kuzu hem de kurdu oynadığına kanaat getirmiş medyanın. Çömel Bey ise ısrarcıymış doğru olanı yaptığı konusunda. Bağırlarına taş basıp görüntüleri almaya devam etmeleri gerektiğini, ve olayı en çarpıcı ve iç burkan boyutlarıyla gözler önüne sermelerinin doğru olduğuna inandığını anlatmış. Ve fakat bir kez olsun dahi, Reyting sözü geçmemiş bu uzun konuşma içerisinde. Yani tamamen kamu yararı için vahşiliğin sınırlarının bu denli zorlandığı anlatılmış Çömel Bey tarafından. Konunun tam bir başarı öyküsü olduğunu Halim Bey, Çömel Bey'in layık görüldüğü ödüller üzerinden anlatmış.

Yine bir başka serüveninden bahis açılmış Çömel Bey'in. Kuzey Kurak'tan, bulundukları ülkeye kaçırılan büyükbaş hayvanların nasıl herhangi bir denetimden geçmeden pazara sürüldüğüne ilişkin -kendi tabiriyle- bomba bir haber dosyasına imza atmış Çömel Bey. (Bu bomba'nın can veya mal kaybından ziyade kazanç edimi işine yaradığı biliniyor. Direkt olarak kamu yararına işaret eden bir deyiş, anlaşılacağı üzere.) Haberi sunacağı programın yayınlanacağı günden evvel, kendisini yetiştiren isim olarak lanse ettiği Umut Dindar isimli ünlü televizyoncunun bir asistanı ile görüşmüş Çömel Bey. “Agora” isimli programın sunucusu olan Umut Bey'in bu haberi Çömel Bey'den evvel “patlatmak” istediğini iletmiş kıymetli asistanı. Lakin bir engel varmış ortada. Zira haber Çömel Bey'inmiş. Patlatma hakkı onunmuş, anlattığına göre. Bir süredir Umut Bey'le birlikte çalışmadıkları için onu “Agora”ya bağlayan herhangi bir unsur yokmuş. Bu sebepten, haberin patlaması “Dekoder”in yayınlanacağı günü beklemek durumunda kalmış. Arada geçen iki gün içinde, ülkelerine doğru gerçekleşen kaçak et girişi durmuştur herhalde diye düşünmüş arkadaşım. Bir an için söz sahibi olanın kamu yararı değil reyting olduğunu unutmuş olsa gerek. Gerçi kendisine hak vermemek mümkün değil. Zira o kadar çok duyuyormuş ki bu teraneyi, ister istemez yerleşmiş bir taraflarına kafasının.

Daha nice arkadaş var medya sahasına giriş yapmak hazırlığı aşamasında, Çömel, Dindar, Kartal Bey'leri kendilerine örnek alan. Yanlış örnekler değiller belki de topyekün; lakin oynadıkları oyunu asla vakıf olamayacağı bir ehemmiyet içerisinde gösteriyor olmak yönündeki çabaları hatalı görünüyor benim nazarımda. Zira kim, neyi oynanabilir kılıyorsa -ya da bir zaman evvel kılmışsa- onunla oynayabiliyor soruşturmacı efendiler. Yani “birtakım güç odaklarının bilinmesinde bir beis görmedikleri, büyük resmin çok küçük parçaları” üzerinde yükseliyor bu gittikçe daralan “profesyonel” saha.

Haluk Kasarcı Haluk Kasarcı hakkında:

Yazar hakkında ilave bilgi bulunmamaktadır.