Deniz Süleymanağaoğlu Deniz Süleymanağaoğlu yazdı:

Sokak Feylesofu

01 Ekim 2013 | Edebiyat, Öykü


Hakkı'dır akla tapan kardeşim

Vay eşek herif be! Sopayı konduruvermiş tezgahın altına. Yahu sanki bir halt ettik. Alt tarafı bir gevrek aşırdık diye adamdaki çileye bak. Ne yapalım efendim? Biz meslekli beyefendiyle hanımefendinin al yanaklı evlatları olarak doğamadık. Hadi onu geçtim. Kazan dairesinden bile peydah olamadık. Veledizina mıyım bilmem ama çocukluğumdan hatırladığım ilk şey soğuk sokaklar. Uyumak için karton arardık. Bir de kışın soğuktan korunmak için oramızı buramızı paçavralarla doldururduk. Sokak köpekleriyle boğuşmadığımız zamanlarda kuytumuzu kaptırmamak için diğer itlerle kapışırdık. Yaman olurdu bazısı. Çeker atardı. Hadi düş yollara! Köprü altı, viyadük yanı… Yazın koymazdı da… Kış fena hırpalardı. Yağmur bir yandan kar, fırtına öte yandan… Mide boş… Gözlerin feri yok. Belediyeden önce davranmazsan zengin sofraların mükellef artıklarını gitti bil. Eğer günündeysen delikanlı esnaf bir kuru ekmek atar önüne. Artık iyiliğinden mi yapar yoksa musallat olup camını çerçevesini indiririm diye mi bilinmez? İndireceğim de yok ya. Verir işte. Bu simitçi gibi kılıç kalkan kuşanmaz. Neyse bu sıcakta bu herifle uğraşılmaz şimdi. Şuradaki parka gidilir. Çimlere serinilir. Gelen geçen izlenir. Şeytan dürtmese bari, amirimin vurduğu yer hala mosmor. Bir daha mı düşeceğiz önüne yani. Bu sefer affetmez kolu bacağı kırar. Hah şuraya çökeyim. Araba yolunu yanıdır. İşlektir. Gelen geçen bol olur. Hem Şeytan da dürtse bu kalabalıkta içinden gelmez insanın. 
          Filesiz potanın altında taştan kale yapıp top oynayan çocuklar… Az ötede onların banklarda oturan anaları… Kimi örgü örer, kimi elinde çekirdek dedikodu yapar. Yanlarından türlü türlü insanlar geçer. İşçisi geçer, doktoru geçer, liselisi, lisesizi, iti kopuğu, güzeli çirkini geçer. Geçer de geçer. Akşamüstü oldu mu şuracıktaki banklarda oturan hatunlar kalkarlar. Onlar işten dönecek olan adamlarına aş hazırlamaya giderken boşalttıkları yerlere aksakallı dedeler üşüşür. Onların muhabbeti de ilginçtir. Bazen öyle sarar ki ağzın açık dinlersin. Hem açlığını da unutursun. İyidir. Sonra onlar akşam muhabbeti için camiye gider. Parktaki banklar bir an boş kalır. Derken mahallenin bıçkın gençleri çıkagelir. Çoğu zaman çekirdek çıtlatırlar. Ramazan değilse ve paralar henüz suyunu çekmemişse bira da eşlik eder sohbete. Gece geç saatlere kadar maç konuşurlar. Hep bir ağızdan bağıra çağıra tuttukları takımı över dururlar. Rakiplerine laf atıp birbirlerini kızdırmaya uğraşırlar. Ve konuştukları kesinlikle futbol değildir. Maçtır! Ne oyunun inceliklerinden anlarlar ne de ekonomisinden. Sporun ruhu falan da umurlarında değildir. Onlar için tuttukları renkler ve kahramanlar vardır. Ve mesele sadece kazanmaktır. Ardından lafı kızlara getirirler. Derin bir porno kültürleri olmamakla beraber daha reel muhabbetler yaparlar. Çünkü aktör ya aşağı mahalledeki falancadır ya da üst kattaki filancadır. Ve bu yüzden sektöre hakim bilgisayar kurdu akranlarına göre çok daha aktiftirler. Derken yine maç konuşup cümlenin sonunu yine kızlara bağlar biralarını fon dip yapıp “Eyvallah” çeker giderler. Ve o saatten sonra park akşamcılara kalır. Yani kral ben olurum. Tabi kral olmak zor bir iştir. Taktik bir disipline bağlı mücadele gerektirir. İstanbul’da gün doğduğunda işadamı cirosunu düşünür. Savcı nasıl  şişe geçirsem, avukat nasıl ipten alsam diye kafa yorar. Antrenör maçı nasıl alsak diye saçlarını döker. Kimi ay sonuna takılır, kimi elli sene sonrasını öngörür. Birbirinden gayrı milyonlarca kafa aynı Dünya’da farklı dünyalarda benden habersiz bir şeyler kurgular ve ben de onlardan habersiz akşam en güzel bankı nasıl kapsam,  onu düşünürüm. Gece uyuyacak rahat bir bank bulmak planlanması gereken ciddi bir iştir. Sabah karnımı doyurduğum yerde akşama kadar vakit öldürüp geceyi geçirmek hayal gibidir. Çünkü yerin kulağı vardır. Etraf jurnalci doludur. Artık belediye otobüsüyle seyahat etmek eskisi gibi kolay değildir. Denetimler gayet sıkıdır. Çok sıkı kontrol edilen trenlerden bihaber belediyenin durası yoktur ve yoluna devam etmektedir. İşbu yüzden gün boyunca halledilmesi gereken işler yürüme mesafesindeki birbirine yakın semtlerde halledilmelidir. Sabah simit cep edilip ekmek aşırılmışsa o semt öğlene kadar terk edilmelidir. Aksi takdirde olası bir rastlaşmada simidin ya da ekmeğin sahibi adisyon isteyebilir. Ve eğer baklava çalma cüretinde bulunduysanız şehri terk ediniz. Yahut kendinizi sınır dışı ediniz. Yoksa yakalandığınız yerde asılabilirsiniz; çünkü siz baklava çaldınız. 
      Bir gün yaşamak öyle şakaya gelmez! İncelik ister, zeka ister. Öğle vakti artık başka semte geçersiniz. Bir sonraki aşamayı düşünmeden önce şöyle bir el yüz yıkayıp rahatlamak önemlidir. Fakat hangi camiyi seçeceğiniz konusu biraz zaman alabilir. İnsanın başı döner. Sonunda birine girip fazla görünmeden işinizi halleder yolunuza bakarsınız. Ben genelde öğle yemeğinden önce işe çıkarım. Çok bali çekmemişsem, kendimi tinere vurmamışsam yolumu bulurum. Aksi halde tüm atletik özelliklerimi kaybeder o günü boş geçerim. Prensip olarak metal taşımam. Korkutmak için bile taşımam. Çünkü bilirim Şeytan doldurur. Her akşamcı meclisinde de metal taşımanın ne kadar yanlış olduğunu vurgular, taşıyanları şiddet ve esefle kınarım. Yaşlılarla, kadınlarla, çocuklarla işim olmaz. Kuytu bir yer arar pusuya yatarım. Hedefi görünce ürkütmeden yaklaşırım. Serengeti’de  hayat zordur! Yeterince yaklaştım mı şimşek gibi önüne çakarım. Önce sigara isterim sonra bozukluğa geçerim duruma göre cüzdana yazılır donuna kadar alırım. Turistlere dokunmam. Batılıya eğilmek ata sporumuzdur. Bugüne kadar en iyi eğilen dizleri kırmamak şartıyla yere yirmi yedi derecelik bir açıyla eğilmiştir. Bunu da şarapçıların komutanı Kenan abiden öğrenmiştim. Kendisi çok önemli bir kişiliktir. İlkokul üçe kadar devam etmiştir ve bu yönüyle akşamcılar arasında saygın bir konumdadır.  Tabi ilk seferde başarılı olamayabilirsiniz. Kimisi yaman çıkar. Basar gider. Avcunuzu yalarsınız. Bununla beraber üç beş lira akşama kadar yetecektir. Ve bu durum bir şekilde kotarılır. Yalnızca sabır gereklidir. İşler yolunda giderse ziyafet çekilebilir. Yani bir kase çorba içilir. Bundan sonra ilk iş güneşte kavrulmamak ya da yağmura, doluya tutulmamak için baş sokacak bir yer bulmaktır. Bu ya bir ağaç dibidir ya da bir saçak altıdır. Bulunan yere kurulduktan sonra düşünme faslı başlar. Sokakta yaşamak önemli bir sanattır ve her sokak insanı meziyetlerini geliştirmek ister. Bana sorarsınız bu iş için en uygun yer Sulukule’nin alçak surlarıdır. Yazın da kışın da geleni gideni pek olmaz. Orası benim için eğlencelidir de. E tabi biz de eğleniriz! Hava güzelse surların tepesine çıkar yüz yıl öncesine, üç yüz yıl öncesine giderim. Kafam iyiyse bin yıl öncesine bile giderim. Hem yabancılık da çekmem, kıyafetim uygundur. Yeri gelir bey babalara diklenir hesap sorarım “Nasıl yaşadınız da bize nasıl bir çirkef bıraktınız?” diye. Yeri gelir hafiyeden kaçarım. Kimi zamansa şemsiyeli güzellere bıyık burarım. Sur kafası başkadır. Park tayfası çok bilmez. Bir de kıyı tayfasının kafası güzeldir. Sanırsam onları deniz çarpar. Durup durup denize girmek isteyen arabalardan, gece dalışını seven insan boyu torbalardan bahsederler. Hiç olur mu öyle şey? Dağ başımı burası? Memlekette hak var hukuk var. Böyle böyle akşamüstü yaparsın. Geceyi geçireceğin parkı seçer postu serersin. Yoklarsın etrafı, bakarsın oluru var mı? Bir nevi zemin etüdü, iskan ve bayındırlık müdürlüğü bizimkisi. Bak bir gün Ulubatlı’da yürürken adamın birinin çantasını çarpmıştım. Sakal dışında her şey çıktıydı. Bir tomar gereksiz kağıt çıkınca hayal kırıklığına uğradıydım. Ama yine de, umut işte, koşa koşa Kenan komutana götürdüm kağıtları; o okuyup ne olduğunu söyler diye. Tabi! Ya hazine haritası çıkarsa! Ne yani, taşı toprağı altın değil mi? İşte o zaman öğrendiydik İstanbul’un en sağlam zemininin olduğu yerlere hep mezarlık yapmışlar, nerde balçık var oraya da konutları dikmişler. Zelzele karşısında kıçımızın güvende olduğunu öğrenince kendimizi ayrıcalıklı hissetmiş, hazine bulmuş gibi sevinmiştik. Bizi gıdıklamaz gerçi zelzele falan, yer yarılmadıkça sorun yok. 
        Sonra çevreyi izlersin işte. Hanım ablalar kötü kötü seni keserler. Korkarlar çocuklarına bir şey yaparım diye. Haklılar! Yapan hayvanlar var. Ben şarap meclisinde bizzat tanıştım yapan biriyle. Şerefsiz! Böyle iştahlı iştahlı anlatıyordu. Ama ben yapmam!! Ne kadar yanlış olduğunu türlü meclislerde hep vurgulamışımdır. Kenan komutan şahittir. O saygın bir kişidir. Çünkü ilkokul üçten terktir. 
      Çocukları seyrederim. Ayaktopu oynarlar. Ayaktopunu severim. Metin abimiz ayaktopunda çok kraldı. Bir gün arkadaşlarla Mithat Paşa stadına yan kesicilik yapmaya gitmiştik. Onun mükemmel oyununu izlerken toplayamamıştık parsayı. Fakat o gün tam dört gol atmıştı. İşte bu çocuklardan biri de Metin abisi gibi yüce olacak diye hayal ederim. Okuldan geldikleri gibi başlarlar, anaları çağırana kadar… Bazen yorulup su molası için yakınıma otururlar. Bana karşı sürekli tetiktedirler ama bilirler ki birlikten kuvvet doğar. Korkmazlar benden. Okula söverler, müdüre söverler, sevgiliye söverler, topçulara söverler, birbirlerine söverler. Dünyanın anasını satarlar. Sonra top oynamaya devam ederler. Arada sırada yandaki tornacıdan bu ufaklıkların iki boy büyükleri gelir. Soluklanırlar, hem de tüttürürler. İki fırt arasında efkarlı gözlerle çocuklara bakarlar. Aşağı dönüp yağlı ellerine bakarlar. Kirli yüzleri birbirlerine döner: “ah ulen şimdi şu çocukların yaşında olup okumak vardı. Okuyup da büyük adam olmak vardı.” Derler. Ben gamsızca başımı sallarım. Sonra patrona söverler, ev sahibine söverler, başbakana söverler, bakanlar kuruluna söverler, zamlara söverler en sonunda dönüp birbirlerine söverler. Bunlar hayatın Osmanlı tokadını yediklerinden beni fark etmezler bile. Son fırtı çekince işlerinin başına dönerler. Birden bana bir uyku bastırır. Kestiririm. Kaldırınca başımı dekor aynı oyuncular farklıdır. Aksakallı dedeler banklara çoktan yerleşmişlerdir. Başlarında takke, ellerinde tespih şalvarı serip başlarlar laflamaya. Hep tozpembe konuşurlar. Hayır derler, sevap derler, kader derler, günah derler. Modayı da yakinen takip eder dedeler. Önlerinden etli butlu bir abla geçti miydi elbisesinin kumaşına dikkatle bakarlar. Yoksa ne işleri olur. Sümme haşa! Dedeler aralarında konuşurken duyarım bakkal dede veresiyeleri nasıl siler, manav dede nasıl kredi açar, komisyoncu dede nasıl hacı olmuştur? Onlar bana kötü kötü bakar ben de onlara sırıtırım. Onlar sakallarını sıvazlar ben takımları avuçlarım. Sonra sonra gece olur. Kenan komutan gelir. Bazen saygın arkadaşlarını da getirir. Hayyam’dan okunur Veysel’den şakınır. Şarap tatlıdır. Sokakta yaşamak sanattır. 
              Anlaşıldı simitçiden hayır yok. Hayır anlaşsak ne olur ki? Günde bir simidi bana vakfetsin. Ne olur yani? Bir simit ulan! Koca dünyada, sadece ufacık bir simit! Yaklaşan abiye de bak hele! Façası düzgün… Elinde çanta… Ohh iyi iyi cüzdan da şişkin. Hadi eyvallah ben kaçar!  

Deniz Süleymanağaoğlu Deniz Süleymanağaoğlu hakkında:

Yazar hakkında ilave bilgi bulunmamaktadır.