Nazım Yıldız Nazım Yıldız yazdı:

Hayatındaki Azizleri Keşfetme Kılavuzu

21 Mayıs 2008 | Sinema


"My name is Dito. I'm gonna leave everybody in this film."Hikaye bu cümleyle başlıyordu, bozmak istemedim. 2006 yapımı bir Dito Montiel filmi olan A Guide To Recognizing Your Saints / Hayatındaki Azizleri Keşfetme Kılavuzu’ndan ba...

"My name is Dito. I'm gonna leave everybody in this film."

Hikaye bu cümleyle başlıyordu, bozmak istemedim. 2006 yapımı bir Dito Montiel filmi olan A Guide To Recognizing Your Saints / Hayatındaki Azizleri Keşfetme Kılavuzu’ndan bahsetmek istiyorum. 

Evvela künye vermeli sanırım, film Montiel’in aynı adlı kitabından yine Montiel tarafından uyarlanmış. Yönetmen de Montiel. Zaten hikaye de Montiel’in hayatı. 

Montiel’in gençliğini Shia LaBeouf canlandırıyor. Robert Downey Jr. ise yazarın yetişkinliğini sergiliyor. Ayrıca Dianne West, Rosario Dawson, Channing Tatum gibi isimler de yine göze çarpanlar arasında… 

2006 Sundance Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ve En İyi Oyunculuk ödüllerine şayan görülmüş film. 

Küçük çaplı bir zaman yolculuğu izliyoruz filmde. İlerleyişin sancısı, geriye dönüşün zorluğu. Bu kavramların birbirleriyle çelişmeleri ve yine de bu kadar tersken dahi el ele verip Dito’ya hayatı zehir edişleri gayet dokunaklı bir olay örgüsüyle gösteriliyor. 

80’lerin ortalarında New York’ta Queens civarında geçiyor Dito’nun ilkgençliği. Son derece zorlu dostları var, Antonio gerçek bir kabadayı, Guiseppe mizacı itibariyle irrite ediyor herkesi ve her şeyden kolayca huzursuzlanabiliyor, Nerf en kısaları ve fırlamaları. Etraflarında yaşıtları olan 3 kız, cinselliği de birlikte keşfediyorlar. Bir de Mike var, diğerlerinden pek farklı, yazar bir babanın oğlu ve müzikle ilgileniyor. Hanım evladı sanki birazcık ancak yine de Dito ile gayet iyi anlaşıyor. 

Dito’nun babası da gayet nev’i şahsına münhasır, ailenin yıllar sonra gelen tek çocuğuyla iyi anlaşmak isterken kırıcı olabiliyor… zaten kendisi de pek kırılgan. Annesi de Dito üzerinde hak iddia etmeye çalışıyor. Zor baba oğlunun serseri bir takımla beraber olmasından korkmazken anne bu yüzden kabuslarla dolu geceler yaşıyor. 

Dito bir gün gidiyor ve 15 yıl sonra, babasının hastalığı yüzünden geri dönmek zorunda kalıyor. 

Fazla hızlı ve yüzeysel bir anlatım oldu, sadece söylenmemesi gereken şeyleri söyleyip filmi izlemek isteyecek insanların hevesini kaçırmak istemedim. 

Asıl mevzuya döneceğim. Malum, bir dönüş filmi diyoruz ancak dönüş için muhakkak bir de gidiş gerektiğinden, dönüş kadar sancılı geçen gidiş safhasını da atlamamak gerek. 

Bütün bu gidiş-dönüş sefaleti içinde çoğu kez gözden kaçırdığımız bir noktayı filmde pek güzel anlatıyor Montiel: Zaman durmuyor, akıyor ve değiştiriyor. Ekliyor, biriktiriyor. 

Şöyle diyeceğim sanırım: “Tam 20 senedir terk ettiğim geçmiş zamanın üzerine birileri bir şeyler ekliyor ve hep var bugün o geçmiş zaman.” 

Gitmek mazlum işidir hep. Halbuki terk etmek denilenle beraber geliyorlar, paket usulü, ayrılmıyorlar; “gitmek” tamam ama “terk etmek”, görülmesini çok zor kılan bir açıyla sokuluyor hayata. 

Terk etmenin, bir vakit, vicdan muhasebesi yaparken fark edilip temizlenmesi gereken bir leke olarak merkeze oturduğunun anlaşıldığı an ömrü kurtaracak olan, yabancıların “Back to Roots” dedikleri şey işte. Yani nasıl ki gitmek terke etmekle geliyorsa terk etmek de dönmeyi zorunlu hale getiriyor. 

“Yaşamayanlar ölebilir mi yoksa ölmek sadece yaşayanların, kuralına uygun ve kanaatkar bir hayatı idame ettirmeye çalışanların hakkı mı? Uykumu bu soru bölmeye başladı başlayalı benim için ‘yaşamamış’ olanları kontrol etmem gerektiğini düşünüyorum. Dönüp bakmalıyım; varlar mı, öldüler mi yoksa gerçekten de hiç yaşamadılar mı öğrenmeliyim…”

Gecenin bir vakti su içmek için yataktan çıkıp elektriğin kesildiğini fark etmek, karanlıkta el yordamıyla yol bulup ayakları sağda solda duran sandalyelerin ayaklarına, koltukların ayaklarına çarpmamaya çalışmak, o tedirginlikle içilen sudan da bir şey anlamadan aynı korkunç yolculuğu bir kez de yatağa dönerken gerçekleştirmek…

“…ben aynada kendimi görmüyordum. Önceleri televizyondaki o adamlar vardı. ‘Sen bizden bile daha kötü oynuyorsun, öl be adam!’ deyip gülüşüyorlardı. Sonra ilk gençlik yıllarımdan ve hatta çocukluğumdan kalma onlarca surat üzerime sökün etti. Benim suratımla buluşup bazıları, yüz oldular. Anlam kazandılar suratımda. Duyguları oldu. İsimlerini hatırladım onların ancak bir mağaradan bağırırcasına tekrarlarla çıkan seslerini duyana kadar aslında benimle beraber acı çektiklerini ve nefretlerini hissedememiştim. Kimi suratları ise hiç hatırlayamıyordum...”

Gitmemeyi öğrenmek gerek. Gidilecekse terk edilen bir şeylerin olduğunu da öğrenmek gerek. Geçmişin hiçbir şekilde rahat durmayıp bir gün bir aynadan fışkırabileceğini ve huzur kaçırabileceğini de öğrenmek gerek. 

En çok da dönmenin gitmekten daha zor olduğunu öğrenmek gerek. 

"Ben Murat ve hayatımdaki hiç kimseyi terk etmek istemiyorum." 

Her şey kendi azizlerimizi bulmakla ilgili değil mi?

Öyle çok da gidip dönmüş birisi olmamakla beraber yazmaktan geri duramıyorum. Tanrım, neden bu kadar korkuyorum? 

Nazım Yıldız Nazım Yıldız hakkında:

Yazar hakkında ilave bilgi bulunmamaktadır.