Konuk Yazar
Ömer Faruk Ömer Faruk yazdı:

Haklı Kalmak mı, Güçlü Olmak mı?

28 Mart 2008 | Türkiye, Sol Akımlar


Yeni bir söylem için paradigma değişikliğine imkân veren, kısa ama tetikleyici olduğunu düşündüğüm kısa bir öneri: “Haklı kalmak güçlü olmaktan önemlidir!”

Orhan Pamuk’un romanlarında en çok geçen sözcüklerden biri “tuhaf” tır. Sürekli memleket insanlarının tuhaflıklarından ve tuhaf olaylardan söz eder. Bu o kadar çok göze çarpar ki kimi eleştirmenler, “Memleket tuhaflıklarını Batı’ya sattı, Nobel aldı,” kabilinden kelam bile etmişlerdir.

Yaşadığımız son bir yıldaki olaylara, kamplaşmalara baktığımızda durumu açıklamak için benim aklıma da “tuhaf” sözcüğünden daha uygun başka bir sözcük gelmiyor… Ufuk Uras yıllarca partinin genel başkanlığını yapmış biri. Üstelik şimdi onu eleştirenlerin desteğiyle bu başkanlığı sürdürdü. Yine aynı arkadaşlar geçen yılın şubat ayında tekrar genel başkan olmasını istediler, teklif ettiklerinde değil de genel kurul salonunda başkan olmayı kabul edince vaveyla koptu; kötü adam oldu. ÖDP hızla yeni bir ayrışmanın içine yuvarlandı.

Ben bu tartışmalara girmeyeceğim. Dahası anlamsız ve yapay tartışmalar olduğunu, söylenenlerin dışında başka bir gerekçe olduğunu, ama bunun ortaya dökülmediğini düşünüyorum. Doğası gereği bu tip tartışmaların ideolojik/politik eksenler üzerinden yapılması gerekirken, yapılmadığını, ama yapar gibi yapıldığını, bu yüzden bu ayrışmanın samimiyetsiz, yüzeysel ve ideolojik/politik bir temelden yoksun olduğunu düşünüyorum. [Tarafların kongre sıralarında kaleme aldıkları metinler bu kadar çok gürültü koparmayı gerektirecek farklılıklar içermiyor.] 

NEDEN?

Bence bu tartışmalardan çok daha vahim kimi sorunlarla yüz yüzeyiz ve bir an önce bu sorunların çözümlemesini yapıp konumumuzu belirlemeliyiz.

1. Toplam olarak sosyalist sol temmuz 2007 seçimlerinde son 25 yıl içerisinde girdiği seçimlerin en düşük oy oranını aldı: %1’in altına düştü.(1) Neden?
2. Türkiye solunun en yenilikçi, en umut veren projesi ÖDP sürekli irtifa kaybediyor. Aldığı oy oranı sürekli düşüyor. İl ve ilçe örgütleri kapanıyor ya da çalışmıyor. Neden?

Bu sorunlar hayati sorunlar! Bugün militarist, milliyetçi ve muhafazakâr cenahın tam bir hegemonyası var. Sol son 40 yılın politik açıdan en etkisiz dönemini yaşıyor. Politik atmosferin yanı sıra kültürel atmosferdeki ağırlığını da hızla yitiriyor. Neden?

Bence iki nedeni var: 1. Özeleştiri yaparak kendisiyle yüzleşmemesi. 2. Soğuk savaş dönemi söyleminden çıkamaması.

Açalım:

Özeleştiri yapmaması: Özeleştiri sözcüğü sosyalist söylemin terminolojisine aittir ve vazgeçilmez bir öneme haizdir. Yaptığı hatalardan gerekçeleriyle ders çıkarmayı içerir. Ben kökleri 12 Eylül öncesine uzanan mevcut sosyalist yapıların kendi hatalarıyla yüzleşmediklerini, bu yüzden niteliksel bir sıçrama için gerekli psikolojik/politik/teorik açılımı yapamadıklarını düşünüyorum. Örneğin: Geçmişte siyaset yapma aracı olarak silahlı mücadeleyi savunan hareketler bu tercihin sonuçlarının çözümlemesini henüz yapmamışlardır. Bu tercih halkla sol arasına, henüz kapatılamayan bir mesafenin girmesine neden olmuştur. Açıkça söylemek lazım: Faşistlerle meşgul olurken esas zorba gözden kaçırılmıştır. Hatta askeri diktatörlüğün halk nezdinde meşruiyet kazanmasına zımnen neden olunmuştur. Uzak görüşlü olmakla övünen sosyalist sol için bu hayati önem taşıyan stratejik bir hatadır. Ve bu hatanın bedelleri hâlâ ödenmektedir. Varılan yer kanlarıyla bayrak yapan gençler ve “ordulaşmış millet”tir. Yapılan kamuoyu yoklamalarında, “ordu en güvenilir kurum” olarak görülmektedir; Sosyalist solun güvenilirliğini halka sormaya bile gerek duyulmamaktadır. [Mithat Sancar’ın bu konuda Türkçede yazılmış tek kitabı olan Geçmişle Hesaplaşma’sının epigraf cümlesi, "İyileşecek yaralar olduğu sürece geçmiş bugün olarak kalır"dır. ]

Soğuk savaş dönemi söyleminden çıkamaması: Bilindiği üzere, duvar yıkılana kadar dünya sosyalist hareketini 4 odak domine ediyordu. Sovyetler Birliği, Çin, Latin Amerika ve Arnavutluk. Bu dört odak hem birbirlerini hem de Amerika’yı eleştirerek, hem birbirlerine hem de Amerika’ya karşı güç edinmeye çalışarak varlıklarını sürdürüyorlardı. Türkiye’deki hareketler de bu dört odağı değişik oranlarda savunarak ve ortak düşman Amerika’ya karşı çıkarak güç biriktirmeye çalışıyorlardı. Bugün bu dört odağın neredeyse bütün tezleri çökmüştür! Ama çökmüş söylemin izleri memleket solunda değişik oranlarda hâlâ muhafaza edilmektedir. Yeni bir söylem inşa etmektense eski söyleme sığınarak politika yapılmaktadır. Sözünü ettiğim 4 odağın ortaklaştığı, politik paradigmalarını oluşturan esas tercih de şu cümlede özetlenebilir: “Güçlü olmak haklı kalmaktan önemlidir!” Bu tercih yüzünden iktisadi aklın egemen olduğu, kalkınmacı, rekabetçi, yarışmacı… dolayısıyla pozitivist ve pragmatist bir sosyalizm inşa edilmiştir… Duvar yıkıldıktan sonra bu tip bir sosyalizm anlayışının iflası bütün çıplaklığı ve tahripkârlığı ile karşımıza dikilmiştir….[Bir rakam vermek istiyorum: Sovyet arşivlerinden yeni elde edilen rakamlara göre 681.692 kişi idam edilirken, 634.820 kişi de kamplara gönderilmiştir.(2)] 

***

Yukarıda da belirttim. Bugün militarist, milliyetçi ve muhafazakâr cenahın tam bir egemenliği vardır. Sağın bu en temel karakteristik özelliklerinde ordu, iktidar ve muhalefet partileri ile devletin değişik kanatları tam bir anlaşma içerisindedirler. Sosyalist solun seçimlerde aldığı oy oranının %1’in altına düştüğü göz önüne alınırsa yakın dönemde solun bir özne olma ihtimalinin olmadığı rahatlıkla söylenebilir…

Ama bütün bu kâbus atmosferine rağmen Kadıköy’de bir kıvılcım çaktı. Hiçbir siyasi yapının kestiremediği, organize etmediği bir hareketlilik yaşandı. Küçük bir zafer kazanıldı. Bu küçük zafer ikinci bir kıvılcıma çağrı yapacak bir potansiyeli barındırıyor, bu açık, ortada! İkinci kıvılcımın önündeki engellerden biri Kadıköylü sosyalistlerin birbirleri ile uğraşmaya dalarak enerjilerini düzene değil, birbirlerine “karşı” harcamalarıdır. ÖDP Genel Merkez Kongresi utanılacak bir atmosferde geçmiştir; dahası medeni bir politik tartışma bile yürütülememiştir. İstanbul İl Kongresi’nde ise sürece müdahale eden politik bir tartışma yapılamamıştır. Bunlar hatalardan ders çıkarılmadığını göstermektedir. Peki, ne olursa, daha ağır hangi bedel ödenirse hatalardan ders çıkarılacaktır? 

UFUK URAS ÜZERİNDEN YENİLME İHTİMALİ!

Hatırlatmak istiyorum: 12 Eylül öncesi ve sonrasında ödenen bedeller dünya solunda ödenen en ağır bedellerdendir. Aynı zamanda müthiş bir deney biriktirilmiştir. Ödenen bedeller ve biriktirilmiş deneyler çarçur edilmiştir. Varılan yer, sosyalist hareketin bir politik özne olma özelliğini tümüyle yitirmesi ve oy oranının %1’in altına düşmesidir. Üstelik düşüş hâlâ devam etmektedir.

Kimi küçük noktalara dikkat çekmek istiyorum:

1. Duvar yıkılana kadar uluslararası sosyalist hareketin politik caydırıcılıktaki ağırlığı ve kültürel/entelektüel üstünlüğü vardı. Bu üstünlük diğer politik yapıları kendi söylemine çekerek tartışmaya davet ediyordu. Bu hegemonik üstünlük hızla yitirilmektedir. Sosyalist bir ütopyanın inandırıcı bir şekilde yeniden inşa edilerek söylem üstünlüğünün tekrar ele geçirilmesi gerekmektedir. Bu da çok çalışmayı, çok düşünmeyi, çok meraklı ve şüpheci olmayı gerektirmektedir. Maalesef ÖDP 12 yılda bu doğrultuda gelişme kaydedememiştir. 12 Eylül öncesi ve sonrasında ödenen bedelleri ve biriktirilen deneyleri “niteliksel bir sıçrama” için kullanamamıştır.

2. Tekrar Ufuk Uras’a dönülmesi ÖDP’nin çözüm üretme yeteneğinin olmadığının tescilidir. Sosyalist kültür tarihimizde Mehmet Ali Aybar’ın çok yaratıcı bir önerisi yer alıyor: “İki yıllık periyotlarla yönetim kademesi değişmeli, böylece bilgiyi elinde toplayan bir kişi ya da grubun diğer insanlara hükmetmesi önlenmeli. Yöneten/yönetilen ayrımının ortadan kaldırılması için bu tedbirin mutlaka alınması gerekir.” Bu yaklaşık 30 yıl önce yapılmış bir öneri. Ama hâlâ aşamamışız. On binlerce üyesi bulunan ÖDP kendisini layıkıyla temsil edecek, yeni bir kolaylaştırıcı ismi ortaya çıkaramamış, bu acizlik değil midir? Neden?

Ufuk Uras ismi giderek bir sembol isme dönüşüyor! Üçüncü şahıslar nezdinde sosyalist bir kişilik olarak Ufuk Uras’ın tanınma/bilinme oranı çok yüksektir. Adeta, “sosyalistler ne diyor?” diye ona kulak kabartılmakta, mikrofon ona uzatılmaktadır. Sosyalistlerin kamuoyunda görünür yüzü ve sesi tek başına Ufuk Uras olmaktadır. Bu aynı zamanda Ufuk Uras’a ağır bir yük yüklemek ve bu yükün altında ezilmesine zemin hazırlamaktır. Bence, böylesi bir süreç hızla işliyor… Bu da sosyalist kültür açısından son derece “vahim” bir duruma işaret eder. Örneğin Ufuk Uras’ın kampanya süresince basında sık sık dile getirdiği 3M projesi “içi boş” bir projedir. Stratejik öneme haiz bu öneriyi Ufuk Uras aradan 6 ay geçmesine rağmen içeriklendirememiş; yüzünü ona dönmüş olanları bile tartışmaya davet edememiştir. Dahası özeleştiri de yapmamıştır. Benzer hataların artması halinde tüm sosyalistlerin Ufuk Uras üzerinden yenilme ihtimali mevcuttur.(3) Bu durumun tek sorumlusu Ufuk Uras ve yakın arkadaşları olacaktır. [Ufuk Uras ÖDP Genel Başkanı olmasına rağmen MYK’da tek başına, Parti meclisinde azınlıktadır.] 

3. Soğuk savaş döneminde yukarıda sözünü ettiğim kutuplaşmalara angaje olmadan varlığını sürdürmeye çalışan ve bu yüzden 12 Eylül Askeri Darbesi’nden ve 1989 Berlin Duvarı Yıkımı’ndan göreli olarak daha az tahribatla çıkan etkili bir siyasi hareket hızla prestijini tüketmektedir. Vakıfta, radyoda, partide ve gazetede yaşanan hezimetler bu durumun inkâr edilemez göstergeleridir. Yandaşı olmaktan hoşnutluk duyulan bir hareket olma özelliği hızla erimektedir. Daha az hata yapmış olmanın getirdiği prestij solda “niteliksel bir sıçrama” için kullanılmamış, dahası kapsamlı bir “geçmişle hesaplaşma” yapılmayarak solun diğer kanatlarının önü açılmamıştır. Solun değişik kanatları iflas etmiş 4 odağın getirdiği yenilgiyle malul haldeyken ve bu tip bir ön almanın çoğaltıcı niteliksel etkisi çok fazla olacakken bu denenmemiştir. Neden? [Peki, 12 Eylül öncesi politik atmosferin nabzını tutma becerisini göstermiş ve bu yüzden göreli olarak daha az hata yapmış bir hareket neden aynı başarıyı gösterememektedir? Neden kendini aşamamakta, kendini yeniden üretememektedir? Daha ağır hangi bedeller ödendikten sonra artık tahrip edici hale gelen bu denenmiş ısrardan vazgeçilecektir?]

HAKLI KALMAK GÜÇLÜ OLMAKTAN ÖNEMLİDİR!

Peki, bu sorunların üstesinden nasıl gelinecektir?

İki önerim var. İlki, asli aktörü ol(a)madığımız dışarıdaki politik hayata bir süre için minimum düzeyde enerji ve zaman ayırarak, kendi yaralarımızı hızla sarmak, kapsamlı bir eleştiri/özeleştiri sürecini tamamlamak. İkincisi, kendi algılama ve yorumlama zaaflarımı, acemiliklerimi ve cehaletimi göz önünde bulundurarak beş sözcükten oluşmuş kısa bir öneride bulunmak istiyorum. Yeni bir söylem için paradigma değişikliğine imkân veren, kısa ama tetikleyici olduğunu düşündüğüm kısa bir öneri: “Haklı kalmak güçlü olmaktan önemlidir!”(4)

10 Şubat 2008 tarihinde yapılan
ÖDP Kadıköy İlçe Örgütü Olağanüstü Kongresi’nde yapılan konuşma metnidir.

1) Aziz Çelik, 22 Temmuz Aynasında AKP ve Sol, Birikim, sayı:222. 

2) Richard Overy, The Dictators adlı kitaptan aktaran Halil Berktay, 2 Şubat 2008, Taraf. Halil Berktay aynı yazısında ek olarak “ 1990’da Gorbaçov, 1930-53 arasında toplam 786.098 idam hükmü verildiğini açıkladı,” diyor. 

3) Benim de katıldığım bu haklı uyarı Sezai Sarıoğlu’na aittir. 

4) Bu yazı Birikim ve Birgün tarafından yayımlanmamıştır; Birgün yayımlayacağını söyleyerek 29 gün yazıyı bekletmiş sonra yayımlamamıştır. 


Yazarın Notu: ÖDP kurucusuyum. Bağımsız aday kampanyasına kadar pasif üyeydim. İstanbul 1. Bölge Seçim Bürosu’nun çalışmalarına katıldım. Bu nedenle de kendimde söz hakkı görüyorum. Hiçbir gruba bağlı değilim. Söylediklerim beni bağlıyor. ÖDP’nin hiçbir yönetici kuruluna aday olmadım, bundan sonra da olmayacağım…

Ömer Faruk Ömer Faruk hakkında:

Yazar hakkında ilave bilgi bulunmamaktadır.