Nazım Yıldız Nazım Yıldız yazdı:

Gündem (Porno)

29 Mart 2008 | Edebiyat, Öykü


24 saatlerden kurulu kocaman bir hayat sürüyorum-aşağı yukarı herkes gibi. Buna rağmen otobüste, zaten çirkin olan yazımın hepten kargacık burgacık olacağını bile bile yazmaya uğraşıyorum. 24 saatler küçülmüş olmalı artık, taşıyor...

24 saatlerden kurulu kocaman bir hayat sürüyorum-aşağı yukarı herkes gibi. Buna rağmen otobüste, zaten çirkin olan yazımın hepten kargacık burgacık olacağını bile bile yazmaya uğraşıyorum. 24 saatler küçülmüş olmalı artık, taşıyor, “gündem”le dolup taşıyor. Yetişemiyorum. Birinin üzerine düşünürken öteki hortluyor da ikisini bağlamaya çalışırken bir diğeri baş veriyor şu sıralar.

Misal, önce SSGSS geliyor akla. Uzlaşma sağlanmış gibi bir görüntü var. Ancak öncesi ilginç detaylar içeriyor.

Sayılarla dolu savunmalar okuyorum. Avrupa’da %2’den fazla oranla prim hesaplayan birkaç ülke varmış misal. Kaçında ek iş yapmak zorunda kalan memur var, sormadan edemiyorum. Basit ve sıradan –ve neredeyse adi(!)- yaklaşım bu. Ama böyle, ne yazık. Yoksulluk ve açlık sınırı malum, asgari ücret de öyle. İlk 10 senenin yüzde “birbilmemkaçlık” farkına göz dikmek, şu şartlar altında ayıptır ya “hu”!

Hem sonra mezarda emeklilik yalanın vuruyorlar suratımıza. Aslında çocuk ölümlerini çıkarınca 70 sınırını aşıyormuş ortalama ömür. 50’sini geçen bireylerde ise 77’lere dek yolu varmış. 

İroni şu ki bu ülkede çocuk ölümleri 10’larca yaş fark yaratıyor ortalama ömürde. Ben bir şey diyemedim. Üstelik Türkiye, hastane kapısından giren bir insanın sağlık hizmeti alma olasılığının yüksek olduğu kadar bürokratik engellere ve fizibiliteye bağlı olarak gecikmeli teşhis-tedavi yüzünden anlamsız/basit ölümlerin de çokça yaşandığı ilginç bir yer. Bu naçizane kendi gözlemimdir, sayı veremem. Ancak 65’ten sonra 66’yı görüp, durup dururken 67’ye varamamak gibi bir riski gözlemleyememek/görmediğini söylemek en basitinden ayıptır ya “hu”!

Sonraki yumurta bizzat başbakandan geliyor: 3 çocuk doğurmalı. Alt alta dizilecek bir sürü soru geliyor aklıma. Kendi çocuğunun rızkını Allah’tan beklemeyip işadamlarından bulduğu burslarla sağlayan bir adamın böyle konuşması ironiden başka bir şey olabilir mi? Kime ne faydası var üç çocuğun? Soyumuz tehlikede de biz mi bilmiyoruz? Ortada milyonlarcası dolaşırken niye 3? Şu haliyle bile işsizlik ve eğitimsizlik yeterince ciddi sorunlar değil mi? Yoksa malum işadamlarına bir gönül borcu mu var bizim/sizin? Bizlerden o insan(lar) için Tuzla’da ölenlerin yerini almamızı mı isteyeceksiniz? Daha ucuza ölmemizi mi isteyeceksiniz? Üç çocuğun ucuz iş gücünden başka ne faydası(!) olur ki bu ülkeye? Bizim de Çin gibi olmamızı mı istiyorsunuz?

Gündem yoğun, türban da var. Artık iyice suyu çıkmış mücadele/savaş… Kim ne istiyor, anlamak mümkün değil. Sürekli geçmişe atıflar: “Bakın türban yokken ne süperdi!” ya da “Ben kaç sene türbanla okudum şurada, yasak yokken mutluyduk ki biz!”… 

Tarih kim? Tarih ne? Kim doğruyu anlatıyor? En çok kime yazık oluyor bu tartışmada? Siyasi demagojinin etnik milliyetçiliğe dayalı ayrımcı politikalarla beraber en önemli öğesi olmadı mı artık türban? 

Yerel seçimler de yaklaşıyor. Kocaman ilçeler muhtarlıklara çevrilip küçük mahalleler beldelere, küçük beldeler ilçelere, tohumlar fidanlara, fidanlara ormanlara... Ormanların yeniden turizme tahsisi de gündemde şu sıralar. Biri bana anlatsın, vasfını yitirmiş orman ne demek… 

Ne diyorduk, yerel seçim manevraları değil mi? Lütfen artık “Biz mazlumuz, biz eziliyoruz” demez misiniz! Eski köye yeni adet getiriyorsunuz, tamamen öncekiler gibi. 

Anayasa da oyuncak olmadı mı? Hangi ülkede bu kadar sık değişir ki anayasa? Sivil anayasa iyi hoş da çerçeveden ziyade kocaman bir resim yapıyorsunuz siz. Kalınlığı, diğer anayasalar yanında dağlar gibi olacak bir anayasadan bahsediyorsunuz. Utanmasanız oğlunuz nezle oldu diye yere sümkürmeyi, balgam atmayı anayasal güvence altına alacaksınız. Utanıyor musunuz? Sizden sonrakilerin de gelip anayasanın cılkını çıkarmalarını mı istiyorsunuz?

Hem biz niye parti kapatıyoruz hala? Neden “Karşıyım ama…” gibi bir kalıp var ki? Bu kalıp nasıl da baltalıyor fikir hayatımızı… Artık tarafınızı belli etseniz ya “ama”cılar! 

“Karşıyım” demek kolay… Kapatılmaya karşı olmak için ille de kendi partinize dava açılmasını beklemesenize, diğerleri için de birazcık karşı dursanıza.

Sabaha karşı 4 buçukta 83’ündeki bir insan neden basılır? “Soruşturmanın selameti” denilen bu kadar mı pamuk ipliğine bağlı bir kavram? 

Neden bazı insanlar, başlarına kötü bir şey gelince tarihlerinden arındırılır? Misal Tan gazetesi baskını öncesinde yapılan, insanları fişteklemekten başka amacı olmayan iğrenç bir yürüyüşe katılan insanlar neden unutulur? Bizzat bu insanlar Tan’ın kurucuları olan Zekeriya ve Sabiha Sertel adına verilen basın ödülünü neden kabul eder? “Değiştim” diyen bir adama “Hadi canım sen de! Takiyye yapıyorsun” diyen bir diğer adam, “Değiştim” zırhını kullanma hakkını kaybetmez mi? Bu insanlar değişmezler ki… 

Bu ülkede neden at izi it izine karışmıştır? Birtakım baskınları yapıp hukukçuları öldüren insan “Dindar değildir ve rakı içer” midir? Yoksa aksine “Tekke ve dahi zaviyeci” midir? Neden çeteci-dinci gibi bir dualite doğmuştur? Aslında bu ikilikte bir o yana bir bu yana mal edilmeye çalışılan insanlar (mâl demedim), iğrenç bir danışıklı dövüş içinde hem at hem it rolünü oynamıyor mu?

Filler tepişir de çimenler ezilir, neden?

Sadece bunlar da değil, anatomi atlasları neden bu kadar pahalı? 

Hayat hızlı akıyor velhasıl. Dersler zor, gündem yoğun, bireysellik yok, toplumsallık da yok, yine de hayat milyonlarla müşterek. Garip…

Otobüste bitmeyecek bir yazıydı ve kaçtım hastaneden. Şimdi deniz kıyısındayım. Yapay beton bir burun uzatmışlar denize doğru, kocaman kayalarla doldurmuşlar etrafını. Orada oturuyorum işte. Kıçım donuyor betonda, güneşse yakıyor üstten. 

Deniz berbat. Porno diyorduk ya, büyük boy, kullanılmış bir prezervatif şu anda bir bebek beziyle dans ediyor, dalgaların ritmine uyuyorlar*. Hayatın kendisi porno olmuş, ayrıntıda gizli sadece. 

Zaten şehir de kocaman bir porno film stüdyosu, deniz bile cenabet!

Sürekli bir itiş-kakış-çekiş… Seviliyor muyum ben? İnsanlar tekdüze olduklarınca karışıklar da; ne banal bir tespit!

Üstad “Bat dünya bat” derken muhtemelen kendi halinde bir yokoluşu kastediyordu. Öyle bir şey dilemiş olmalıydı hayata. Hayat boka batmış, ne yazık. 

Ne kadar da çok kondom var denizde! 

Yazık mı? Müstahak mı?


*Bebek bezi uzaklaşmıştı ben yazıyı bitirip fotoğrafı çekene dek. Affola…

Nazım Yıldız Nazım Yıldız hakkında:

Yazar hakkında ilave bilgi bulunmamaktadır.