Haluk Kasarcı Haluk Kasarcı yazdı:

"es gibt kein richtiges leben im falschen."

13 Ocak 2009 | Felsefe, Bireysel


Oku ama yine de sen, hatta dışarı da ver sesini. Bakalım, dilin döndüğünce telaffuz ettiklerin ilk kimin için gürültüden başka bir şey ifade edecek. Ve bak bakalım, neler söyleyecek sana, gürültü sanılanın içinde aslında müziğin kendisinin olduğunun farkına varan ilk adam.

Evet.. Yani hayır. Aslında benim için de, yalnızca birtakım tahminlere müsaade edecek harfler yığınından başka bir şey yok orada. Yoktu, daha doğrusu. Bambaşka bir şey yazıyor aslında. Bütün bu bıkkınlığın, her gün senin de pekâla benim kadar net gördüğün ama yüz çevirdiğin, yahut kendini içine "haydi bakalım" deyip attığın türlü boktanlığın en saf şekilde temellendirişini okumaya çalışıyorsun an itibariyle ve inan hoparlörün açıksa komik bile gelebilir verdiğin ses almanca bilen birine.

Çok bilmekle suçlar belki, hatta telaffuzuna bile çatar, mümkündür. “Beylik laf etme” der sana, hiç farkında olmadan, yeri geldiğinde kapısında ağladığı kadının toplumsal rolünü böylesi aşağılıkça yeniden ürettiğinin. Der o, söyler, bağırır bile çoğu zaman çığlık çığlığa, o öyle sever ve öyle nefret eder; yükselen sesinin titreşimlerinin, aradaki ince çizgiyi flulaştırdığının farkına varmadan. Öyle çok bağırır, kızar, söver ki farkına varamaz olur artık sevdiğinin ya da nefret ettiğinin. Zaten artık, mesele o değildir.

Bağırma sen sakın ola, anlatmaya çalış derdini, sürekli tekrarla o bağırırken: "es gibt kein richtiges leben im falschen".

Öldük ki biz. Yanlışı doğrusu kalmadı ki bu işin. Sen de öldün, bakma öyle. evet, nefes alıyor, etrafındakilere dokunabiliyorsun belki; ama inandırabileceğini mi sanıyorsun beni, bunun sen olduğun yalanına? Sen, ne zaman sendin sana söyleyeyim:

Doğmadan evvel. Babandan annene doğru koşarken, belki. Emin değilim. Zira oradayken de yarışıyordun. Tıpkı şimdi yaptığın gibi. Hep böyle söylenmedi mi zaten, en büyük yarıştır bu ve son şampiyon olarak çıktığın bu sahada ne kadar çok ünvan maçı kazanırsan o denli kıyaksındır. Duramadın sen, dinginliği bilemedin hiç. Koşman söylendi, uydun. Girdiğin parkurun sonuna dair bir izlenimin dahi yokken terkettin çoğu zaman, terden su olduğunun farkına varmadan, bundan sebep girdiğin parkurun şeklini alarak.

Evet, hiç doğmadın sen. yo, koskoca etten kemikten ademoğluyla alay edip "yoksun sen" diyemem kimseye. Varsın, oldun, anlatmaya çalıştığım Adem'in ya da hangi yorgun s**n tohumu olduğunun artık mühim olmadığı. Bir kendilik tesisinde bulunmaya kalkışmadın bile, doğruyu söyle bana, benden önce işlenmemiş olan kendin'e. Tabii hala erişebildiğin bir yerdeyse o. Sanmıyorum ama... Neyse. 

Yorgun baban da böyleydi, tıpkı annen gibi. Annen daha yorgundu hatta, bir yerde baban vardı çünkü bir yerde sen. Bölünerek çoğalamayışının verdiği sıkıntıyla geçti ömrü sen buraya geldiğinden beri. Dede ve büyükannen, belki onların dede ve büyükanneleri de böyleydi. Öyle söylediler, inandın. Hiç aklının ucundan geçmedi tarihin bir köşesinde, bizler gibi, fabrikadan çıkmamış, seri numarası olmayan insanların yaşamış olması ihtimali.

Çok şey görebilir, bakarsa insan gözü yirmi yıl süresince. Ve inan, rahatlıkla yeter türlü mide bulantısı çekmesine gördükleri. Öyle ki bir süre sonra bakmaz olur. Bakıp, görüp; ardı sıra dönüp susmaktan sıkılır. Kendisine vaadedilmiş olanın naaşının, gözünün önünde toprağın altına, bir daha çıkmamak üzere indiğini bu harflerin çizdiği resimde görür. "es gibt kein richtiges leben im falschen". Ölmüştür insan ve umut, anlamını kaybetmiş kolpa bir insan ismidir yalnızca. Yirmi sene bu bokun içinde dönen insandan ya bu harca güç bela tutunup, onu az da olsa sağlamlaştırmasını; ya da bir vakit alıp başını kendinin de bilmediği fakat buradan daha güvende hissedeceği bir mekansızlığa defolup gitmesini bekle. Fazlasını değil. Korkulacak bir şey yok, merak etme. Sen de yaşayacaksın günü geldiğinde. Tüketecek hiçbir şey kalmadığında herkes bu yolda olduğunun farkına varacak sen gibi, kendi kendini tükettiğinin o korkunç bilincine.

Yaşamak tek marifetiniz, biraz özen gösteriniz dediğini söyler tanrının bir tiyatro oyununda; onunla konuştuğuna inanan bir adam. Tapılacak tanrıdır; lakin reklam panolarının, boyutuyla ters orantılı beyinler yaratan çok geniş ekranlı televizyonların, büyük binaların ardında kalmış, duyulamamaktadır. Artık hiçbir şey öğrenmez insan. Anlatılır ona bir şeyler, evet duyar belki ama yeninin heyecanı yoktur artık. Hayat, kopyanın kopyası olan bir tablonun reprodüksyondur ve ancak onu sanat tadında yaşamadığının farkına vardığında anlarsın bunu her gün satanın ne büyük vurgun yaptığını. Ancak biraz geçtir artık... Artık hiçbir şey öğrenmez insan, kavrulur aynı yağda kendi gibi milyonlarcasıyla, kaşık tencereye dalıp tabağa birini koymak için geldiğinde bambaşka olduğu iddiasını yeri göğü titretircesine bağırarak. Nafiledir bağırmak. Servisi yapan için, tenceredeki herbir parça et, mideye indikten sonra sıçılıp toprağa karışacak bir avuç boktur yalnızca. Ve boktandır böylesi hayat, toprağa her gün karışmaktansa bir kez olsun karışmayı düşündürecek kadar.

Yalnız bir adamın hikayesi anlatılır filmde, kalabalıktır etrafı ama yalnız, kala kalmıştır kalabalık arasında. Herkes kendini bulur o adamda. En az onun kadar yalnız olduğu iddiasını yineleyerek tamamlar filmin kalanını. Ve ağlar finalde, kendi gibi yalnız bir salon dolusu insan ile birlikte... Farklı sanar kendini insan, yanılır. Yalnız sanar kendini insan, oysa olsa olsa yalandır artık. Olsa da, olmasa da; bir daha asla anlamlı olamayacak olan.

Ve bir cümle düşer bir boşluğuna zamanın, ipini pazara çıkarsın için bu büyük içi boşalmışlığın: "es gibt kein richtiges leben im falschen" / "sahtelik içinde doğru yaşam olamaz."

Not: Hepsi bir yana, bir alışveriş merkezine gidin, orada mutlaka bulursunuz. Vale kestirin bir tane gözünüze. Gidin, yatın önüne, "Götür beni buralardan, bana kendimi güvende hissedeceğim bir yer bul" deyin. Çok zevkli oluyor.

Haluk Kasarcı Haluk Kasarcı hakkında:

Yazar hakkında ilave bilgi bulunmamaktadır.