Serdar Cevher Serdar Cevher yazdı:

Çevrimdışı Anlar

15 Ekim 2011 | Teknopolitika, İnternet Kültürü


İnternetin masamız ve dizüstümüzden sonra cebimize de girmesi, kendimize ayırdığımız çevrimdışı zamanların azalmasına neden oldu. Üstelik artık birçoğumuz birer “sosyal medyakolik” haline geldik.

Doğrudan bu yazıyı yazmak için bilgisayar başında bulunduğum anı ele alarak başlamak istiyorum: Solumdaki ekranın üst kısmında bulunan e-posta istemcisi her iki üç dakikada bir yeni gelen e-postalar olduğunu belirterek beni uyarıyor. Hemen altında bulunan iki farklı tarayıcı sekmesinde Facebook ve Twitter güncellemeleri akıyor; bir arkadaşımın eklediği yeni fotoğraflar dikkatimi çekiyor. Birkaç cümle yazıyorum, derken telefonuma 3G paketimin ertesi gün yenileneceğini bildiren bir SMS geliyor: “Yeterli bakiyeniz bulunması halinde paketiniz yenilenecektir”.

 

Bakiye sözcüğü aklıma diğer ödemelerimi getiriyor, müşterisi olduğum bankanın sitesine girerek küçük çaplı bireysel para akışımı kontrol ediyorum. Birkaç cümle daha yazıyorum ve o esnada sabit telefon çalıyor. Telefonu açmıyorum, fakat arayan kişi cep telefonumu kullanarak bana ulaşmayı başarıyor. Yazı bir kez daha bölünüyor, ve bir kez daha. “Derken Live Messenger’dan yeni bir ileti alıyorum” diye devam edebilirdim; neyse ki anında mesajlaşma yazılımı kullanmayı birkaç yıl önce bırakmış bulunuyorum.

Bahsettiğim durum, aslında masa başında çalışan birçok insan için günümüzde sıradanlaşmış, olağan bir hayat akışına işaret ediyor. Fakat belirli bir iş üstüne yoğunlaşmaya çalışırken birçok farklı uyarıcıya maruz kalmak giderek daha da fazla yorucu olmaya başlıyor; en azından benim için.

MOBİL İNTERNET EŞİTTİR MOBİL YORGUNLUK

Bayram tatilinden faydalanarak bir hafta için de olsa bu akıştan sıyrılmak ve zihnimi dinlendirmek niyetindeydim. Bu nedenle yolculuğa çıkarken yanıma dizüstü bilgisayar almayı reddettim. Fakat yine de, “ne olur ne olmaz” diyerek iPhone’la birlikte çalışabilen kablosuz klavyemi yanıma aldım. Sonra ne mi oldu? Kendimi, beni denize çağıran arkadaşlarıma “Bir dakika, şu e-postayı da yanıtlayıp geliyorum” cevabını verirken buldum. Bisiklet gezisi yaptığımız esnada telefondan gelen “yeni sosyal medya haberi” sesine kayıtsız kalamadım, bisikleti durdurdum. En önemlisi de, zihnimi rahat bırakmak yerine her zaman için yanıtlanması gerekebilecek yeni bir mesajın gelebileceği düşüncesine kapılarak, hayatımı kendime değil, başkalarına uydurmuş bulundum.

İnternete ve sosyal medyaya her an erişebilme imkanı sunan akıllı telefonlar, sürekli bilgisayar taşıma derdini ortadan kaldırarak aslında bizi rahatlatmış gibi görünüyor. Ancak bu ve bunun gibi teknolojinin hayatımıza soktuğu birçok kolaylık, aynı zamanda yükümlülük olarak karşımıza dikiliyor. Sözgelimi, birkaç sene öncesine kadar bir kişiye mektup niyetine atılan e-postalar, artık kısa mesaj niteliği taşıyor. Yani artık size bir e-posta geldiğinde bahsi geçen iletiyi  kısa bir süre içinde görmeniz ve cevaplamanız gerekiyor. O sırada bilgisayar başında olamamak bir bahane değil, çünkü artık mobil internet var! Kısacası, teknolojinin “kolaylık” kisvesi altında ayağımıza taktığı prangaların sayısı her geçen gün artıyor. Peki sosyal medyanın da dahil olduğu bu çevrimiçi hayat tarzını 20 yıl önce benimsesek neler olurdu, hayal edebiliyor musunuz?

Birbirimize haddinden fazla bağlı hale geldiğimize dair derin şüphelerim var.

 

1980′LERDE SOSYAL MEDYA OLSAYDI…

Bir an için internetin ve sosyal medyanın henüz icat edilmediği bir zaman diliminde bugünkü sosyal medya deneyimimizi hayal edelim: Bir masanın başına oturmuş bir adam, elinde 400-500 kişilik bir fihrist ve masasında bir sabit telefon. Bir yandan yazmakla olduğu bir raporu tamamlamak için daktilosuyla çalışıyor, bir diğer yandan da her 2-3 dakikada bir fihristten rastgele bir kişiyi arayıp o an ne yaptığını, ne düşündüğünü soruyor. Hatta daha sonra inceleyebilmek için önem verdiği kişilerin söylediklerini bir kağıda not alıyor ve saklıyor. Elbette, kendisi de o an ne yaptığını merak edenlerin açtıkları telefonları cevaplıyor.

Karakterimiz elbette ara sıra telefonu kapatıp yazısına konsantre olmaya çalışıyor, fakat kısa bir süre sonra telefonu tekrar çalıyor ve bir seferinde karşısında senelerdir tek kelime etmemiş olduğu bir ilkokul arkadaşı beliriyor. “Geçen gün ortak bir arkadaşımızla konuşmuşsun da, oradan duydum, nasılsın?” diyor bu arkadaş. Karakterimiz, sıradan, gereksiz ve yapay bir diyaloga daha imza attıktan sonra “adettendir” diyerek karşısındakinin telefon numarasını istiyor ve aldığı numarayı fihristine not ediyor. Birkaç dakika sonra tekrar arıyor eski arkadaş ve “ilkokul resimlerimizden bir albüm oluşturdum, bakmak ister misin?” diye soruyor. Olumlu yanıtın ardından arkadaşı albüm fotoğraflarını karakterimize fakslıyor.

Senaryoyu biraz daha abartalım: Karakterimiz, albümde yer alan fotoğraflardan beğendiklerini kendisi de saklamak istediği için, mahalledeki kırtasiyeye giderek elindeki faksların belirli bölgelerinin fotokopilerini çektiriyor. Bunun ardından, fotoğrafta yer alan kişileri etiketlemek amacıyla kalemiyle her kişinin yüzüne doğru giden birer ok çiziyor ve isimlerini yazıyor. Daha sonra yeni oluşturduğu albümü sevdikleriyle paylaşmak için yeniden fihristini açıyor ve bir “paylaşılacaklar” listesi yaptıktan sonra, albümü listedekilere teker teker fakslamaya başlıyor…

Son derece absürt bir tablo çizdiğimin farkındayım, fakat bir an için durup şu anki meşgalemizi düşündüğünüz zaman, içinde bulunduğumuz acınası hâlin yukarıdaki tabloyla birçok benzerlik taşıdığını söylemek yanlış mı olur? Birçoğumuz, o an uğraşmakta olduğumuz işi çoğunlukla normalde hiçbir ilgimizin olmayacağı insanların o an ne paylaştıklarını takip etmek amacıyla sekteye uğratıp, zaman kaybetmiyor muyuz?

Aslında benim de dahil olduğum bir küme olarak birçok insanın, artık hastalıklı sayılabilecek bir “sanal sosyalleşme” deneyimi yaşadığını söyleyebilirim. Asla gerçek olamayacak denli geniş çevrelerimizin sanal hayata yansıyan ve genellikle bizi ilgilendirmeyen ayrıntıları hayatımızın merkezine oturmuş durumda. Farkında olmaksızın sürekli baktığımız ekran hem iş, hem de dinlence için ayırdığımız vakti çalıyor. Bize kalansa, yorgun zihnimiz ve bitkin bedenimizle bitirilmeyi bekleyen işleri yetiştirmeye çalışmak oluyor. “Tamam” diyoruz belki; “şimdi web tarayıcısına hiç bakmaksızın 30 dakika boyunca kesintisiz çalışacağım”. Fakat o anda kendi kendine açılan Facebook sohbet penceresinden (ki nasıl olduğu bilinmeyen bir şekilde daha önce kapattığınız canlı sohbet bir şekilde yeniden etkinleşmiş oluyor) “merhaba” diyen bir arkadaşı yanıtsız bırakmaya gönlünüz el vermiyor.

“ULAŞILAMAZ OLMA” HAKKI

İnternet kullanıcıları olarak neredeyse hepimiz, kendimizi her an durmaksızın akan bu sosyal medya nehrinde yüzer buluyoruz. Çoğumuz eğlence, kimimiz de iş sebebiyle sosyal medya bağımlısı haline gelmiş haldeyiz. Dinlenmeye ayırdığımız vakti bile çevrimiçi oyunlar oynayarak geçiriyor, bu vesileyle dahi sürekli yeni insanlarla tanışıyoruz. Fakat öyle bir an geliyor ki insan “yeter” diyor, “yetmeli”.

Bazen şalterleri indiresim geliyor.

 

Kendi adıma, bu akışta rastgele sürüklenen ruhumu ara sıra “karaya çıkarmaya ve kurumaya” bırakmam gerektiğini son zamanlarda çok daha fazla hissetmeye başladığımı söylemeliyim. Kısa bir süredir de olsa, işim el verdiği ölçüde telefonumu daha çok kapatmaya, e-postalarımı nispeten daha seyrek kontrol etmeye çalışıyorum. Çevrimiçi olmanın bir lüks değil, bir gereklilik olduğu çağımızda “ulaşılamaz olma” hakkımı kullanmayı deniyorum, ne kadar mümkün olursa. Kendime zaman ayırmak, yaratıcılığımı artırmak için bedenimi ve zihnimi dinlendirmek,  konsantre olarak çalışmak, derinlemesine düşünmek, daha çok kitap okumak ve belki de en önemlisi, ara sıra da olsa gerçekten yalnız kalabilmek adına, çevrimdışı olabildiğim her anın tadını çıkarıyorum.

12 sene önceki halimi düşünüyorum: Bir Cumartesi gecesi, dolu hatlardan birinin boşalması ve çevrimiçi bağlantı kurabilmek için saatlerce bekleyen, hatta bağlantının otomatik olarak kurulabilmesi için sürekli hattı tekrar arayan ve bağlantı kurulunca alarm veren “inat.exe” isimli programı geliştiren halimi. Bir zaman yolculuğu yapıp o zamanki kendime şu zamanki derdimi anlatsam beni asla anlayamazdı. Dünya ne büyük bir hızla değişiyor ve değiştiriyor!

Serdar Cevher Serdar Cevher hakkında:

Serdar Cevher; web programcısı ve serbest zamanlı gazeteci. 2007 yılından beri sade ve işlevsel olmasına özen gösterdiği web siteleri yapıyor ve 2009 yılından bu yana PCNet ve benzeri teknoloji odaklı dergilerde yazıyor. Web projeleri ve dergi yazarlığı haricinde kalan hayatına ayırdığı vaktin giderek azaldığından yakınsa da, halen hobileri arasında gitar ve flüt çalmak, şarkı söylemek, felsefe ve siyasetle ilgili okumak, futbol oynamak ve – İstanbul izin verdiğince – bisiklete binmek yer alıyor.