Serdar Cevher Serdar Cevher yazdı:

Bu Düzende "Avantajın Varsa, Avantajın Var"

29 Aralık 2007 | Türkiye, Ekonomi


Avantajın yoksa "Daha çok çalışsaymış da daha çok kazansaymış" sözlerine veya seninki gibi koşullardan gelip bir şekilde yolunu bulmuş tek bir kişi örnek gösterilerek, senin durumunda olan onbinlercesinin görmezden gelinmesine maruz kalırsın. Avantajın yoksa, ayvayı yersin.

Sokaklarda reklam panolarında, ışıklı tabelalarda, televizyon reklamlarında son bir yıldır aynı sloganı okuyor, aynı şarkıyı dinliyoruz: “Avantajın varsa, avantajın var.” İnsanlara bakıyorum, acaba ne düşünüyorlar diye merak ediyorum. “Çok güzel reklam, olmuş bu reklam, Göksel'in sesi ne güzel!” gibi tepkiler veriyorlar. Peki acaba sloganda ne denildiğinin farkında mı hiç kimse? Pek sanmıyorum. O yüzden bu reklamı masaya yatırmakta ve sloganın anlamını “deşifre etmekte” fayda var.

Sloganın tamamı “Bu Dünyada Avantajın Varsa Avantajın Var” şeklinde; daha da açık bir mesaj içeriyor; ki bu mesaj “bir banka kartına sahip olmak veya olmamak”ın ötesini ifade ediyor. Esasında hepimiz reklamın söyleminin geçerli olduğu bir sistemin parçası olarak yaşıyoruz; yani bu dünyada avantajı olanların gerçekten avantajı var. Bu bir gerçek. Diğer yandan, avantajı olmayanların büyük bir dezavantajı olduğu da bir gerçek. Ama bu gerçeğin altının çizilmesi kimseciklerin hoşuna gitmiyor. Bir şekilde avantajı olup da hayatını bunun üzerine kurmuş olanlar, artık avantajlarını gerek alışverişleri, gerekse hayat biçimleriyle haykırıyorlar ve bundan memnuniyet duyuyorlar. (70'lerde en azından bu hayat tarzlarını “saklamayı” tercih ediyorlardı.) Onlar için “ötekiler” ise adeta insan gibi yaşamaya hakkı olmayan kimliksizler. (1)

Avantajı olmak, hayata avantajlı başlamak ne demektir? Varlıklı bir ailede dünyaya gelmek, iyi okullarda okumak, iş, aş, ev derdi olmamak demektir. Varsıl azınlığın mensubu olmak, insana ister istemez avantaj getirir. Tabii bu avantajı herkes değerlendiremeyebilir, o ayrı bir konu, ancak sistem içinde yükselmek, kısacası iyi para kazanmak, şan, şöhret elde etmek gibi hedefleri olan bir insanın yolun başından itibaren sahip olduğu bu avantajın desteğiyle yürümesi onu öteki rakiplerinden çok daha üstün kılar ve başarı potansiyelini de yükseltir. Liberal ekonomi yanlılarının savunduğu “rekabet” işte bu koşullarda kurulan bir rekabettir. Avantajın varsa, avantajın var. Peki yoksa?

Eğer bu dünyada avantajın yoksa, önce kıt kanaat geçinen ailenin türlü fedakarlıklarıyla okumaya çalışır, bu durumun psikolojik baskısını yaşarsın. Orta okulda veya lisede nispeten başarısız bir öğrenciysen veya ailenin durumu kötüleşmişse okulu bırakır, şirkette, dairede, tarlada vs. çalışıp yoksulluk sınırı olan meblağın dörtte biriyle-yarısıyla geçinmeye, bir aile kurmaya çalışırsın. Eğer lisede okulu bırakmamışsan, üniversiteye girebilmek ve seçkinler sınıfına mensup olabilmek umuduyla sana göre “avantajı olan” dershane çocuklarıyla rekabete girer ve bir üniversite kazanmaya çalışırsın (2). Kazanamazsan, biraz önce anlattığım senaryo tekrar eder. Kazanırsan, bu sefer yine avantajı olan çocuklarla rekabete girersin, onlar partilere, diskolara gidip eğlenirken sen onların bir gecede yiyip içtiklerine verdiği parayı bir haftada kazanmak için ek işlerde ter dökersin. Mezun olduğunda bu iyi liselerde okumuş, yabancı dil bilen, karnı tok, sırtı pek gençlerin bir adım gerisinde durursun. Ardından şansın yaver giderse bir şirkete girer, beyaz yakalı olursun. Yetersiz ücret karşısında senin gibilerle örgütlenip sendikal haklarını aramaya çalışırsan da arkandan sövenleri duyarsın: “Daha çok çalışsaymış da daha çok kazansaymış, bak bilmem kim beyin oğluna...” veya seninki gibi koşullardan gelmiş de bir şekilde yolunu bulmuş tek bir kişi örnek gösterilerek, senin durumunda olan onbinlercesinin görmezden gelinmesine maruz kalırsın. Avantajın yoksa, ayvayı yersin.

Liberal düzen yanlılarına göre bu sistem geliştikçe herkesin avantajı olacak. İnsanlar zenginleşecek, refah artacak. 29 Aralık Cumartesi günü televizyonda bir kanalda konuşan ikinci cumhuriyetçi Mehmet Altan da bunu söylüyordu. Peki, onlarca yıldır bu ülkede başka bir sistem mi var ki biz gelecekle ilgili sözümona “halkçı” beklentilerimizi liberalizme bağlıyoruz?

Karma ekonomi modelinin ardından 24 Ocak Kararları'yla birlikte Türkiye'ye “ithal” edilen liberal ekonominin ülkeye getirdiği ortadadır: Ancak “avantajlı olanların” kullanabileceği ithal ürünler, lüks tüketim malzemeleri, teknoloji ürünleri, makyaj malzemeleri, ithal alkol, arabası olanların rahatça seyahat edebilmesi için kurulan otoyollar (bu otoyolların ticarete ve bu sayede Türkiye'nin ekonomisine katkıda bulunduğunu söyleyenler de vardır), bütün bunların eşantiyonu olarak da sürekli büyüyen iç ve dış borç, 2007 itibariyle bütçesinin %39'unu faiz ödemesine ayıran bir devlet... Tabii bu sistemin halk tarafından protesto edilmesinin engellenebilmesi için (3) yapılan bazı popülist yatırımlar da olmuş, 1980 yılına kadar hala elektriksiz, telefonsuz kalmış olan köylere elektrik, telefon götürülmüş, bu sayede harika bir şekilde reklam yapılmıştır. Özal'ı övenlerin de işte bu icraattan öte payandası yoktur. Ancak son 25 senede hayatlarına “boyalı vitrinlere doyasıya bakabilmek” özgürlüğü dışında bir şey katamayan yoksul çoğunluk, zenginsever aydınlarımıza pek bir şey ifade etmiyor anlaşılan.

Öte yandan, muhafazakar -mukaddesatçı- aydınlarımız da, ya yüzyılımızın en büyük problemi “türban özgürlüğü”yle uğraşmaktan bu adaletsizliği irdelemeye vakit bulamıyor, ya da bu “avantajlı olmak veya olmamak” mevzusunu doğrudan kadere bağlamakta beis görmüyorlar. Ahmet'in veya Mehmet'in çocuğu olarak dünyaya gelmenin kader olup olmadığı tartışılabilir, ancak Ahmet'in zengin edilmediği, Mehmet'in yoksul bırakılmadığı bir düzende doğacak hiçbir çocuğun “kader mahkumu” olamayacağı gerçeği gözardı ediliyor. Dahası, Ahmet'in böylesi zengin olabilmesinin sebebinin Mehmet'in yoksulluğu olduğu gerçeği de vurgulanmıyor (4). Bu tablo karşısında insanın Cem Karaca'nın “Yoksulluk kader olamaz” şarkısını haykırası geliyor bazen, ama “radyolarda şarkılar boş ver diyorlar” ve egemen sınıfın fikirleri de Marx'ın söylemini ispatlarcasına kitleleri sarmalayarak fikirlere egemen oluyor.

Son olarak, sloganındaki ironiyi vurguladığımız banka reklamında bahsi geçen karta sahip olmanın da kişiyi “avantajlı” kılmadığını belirtmeye gerek var mı bilemiyorum; zira kartınızla yaptığınız harcamayı kimse sizin yerinize ödemiyor ve geciken borç ödemelerinin üzerine binen faizler de kim bilir kimlerin cebine giriyor! Artık bu reklama herhangi bir yerde rastgeldiğimiz zaman, cingılı söyleyen Göksel'in sesinin güzelliği üzerine düşünmek yerine biraz da bu konuya kafa yorsak fena olmaz.



1) Bunun yanında, “ötekiler”den bahsetmek özellikle solun yükseldiği 70'li yıllarda “fakir edebiyatı” tamlamasıyla aşağılanmıştır. Oysa bu aşağılamanın hiçbir nesnel temeli yoktur, olamaz da. Çünkü “servet düşmanlığı” gibi “fakir edebiyatı” tamlaması da, ancak toplumcu yaklaşımın önünü tıkamak için uydurulmuş anlamsız bir terimdir.

2)“...Neden üniversitede okuyorum?” diye sormuştu. “Kapitalist topluma, yetenekli olduğumuzu göstermek için”, diye karşılık verdim.” -Oğuz Atay, Eylembilim, s. 67)

3) “...Bugün de hâlâ Türkiye toplumunda hâkim olan “zenginlik” ve “burjuvazi” tahayyülü, edinilen servetlerin “vurguncu” veya “gayrımeşru” kaynakları ile ve gösterişçi tüketim, israf veya zenginlik temaşası ile meşgul büyük ölçüde. Özellikle büyük burjuvazinin “hayırseverlik” ve “sosyal sorumluluk” ile olan meşguliyetini de bu imgeye karşı bir meşrulaştırma arayışı olarak görebiliriz.” - Necmi Erdoğan-Tanıl Bora, “Zenginlik: 'Zengin' Bir Araştırma Gündemi, 'Yoksul' Bir Literatür” Birikim Yayınları(http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyaziyazdir.aspx?dyid=4344)

4) ”...1960’ların ve 70’lerin düşünce ikliminde, “Yoksuluz, çünkü siz varsınız” sloganının söylediği gibi, yoksulluk ve yoksunluk ile gelir adaletsizliği arasında bağlantı kurmak, yadırganmayan, aşikâr sayılan, meşru bir ‘akıl’ idi. Başka deyişle, servet düşmanlığının subjektif şartları kuvvetliydi! Bugün ise, servet düşmanlığının objektif şartları, dünya üzerinde ender görülecek kadar ‘gelişkin’. Türkiye’de zenginliğin yaşanma tarzı, onu meşrulaştırma kaygısından ‘kurtulmanın’ serbestliğiyle, teşhirci ve küstahça görünümler arzediyor. Yoksulluğu bir tür doğal âfet gibi tasavvur ederken ekonomi, ‘önlem’, ‘kaynak’, ‘kriz’ bahsini borsa ve piyasalarla sınırlayan medya söylemiyle... televizyonun çoğalttığı tüketim ve ‘lüks’ manzaralarıyla... magazin ünlülerinin cip-ev-takı-kılıklarıyla ilgili sarfedilen rakamlarla... komşusu değilse de (yukarda kaydetmiştik, artık mahalleler ayrı!) ‘insan-kardeşi’ aç yatan tokların muazzam umursamazlığı ve bencilliğiyle...
Buna mukabil bugün “servet düşmanlığının” subjektif şartları son derece gerilemiş durumda! Bugünün ‘anomalisi’ de bu değil mi?”
 - Necmi Erdoğan-Tanıl Bora, “Zenginlik: 'Zengin' Bir Araştırma Gündemi, 'Yoksul' Bir Literatür” Birikim Yayınları(http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyaziyazdir.aspx?dyid=4344) 

(Bu yazı, 5 Nisan 2008 tarihinde Bianet'te yayımlanmıştır: 

http://ww.bianet.org/biamag/ekonomi/106016-bu-duzende-avantajin-varsa-avantajin-var)

Serdar Cevher Serdar Cevher hakkında:

Serdar Cevher; web programcısı ve serbest zamanlı gazeteci. 2007 yılından beri sade ve işlevsel olmasına özen gösterdiği web siteleri yapıyor ve 2009 yılından bu yana PCNet ve benzeri teknoloji odaklı dergilerde yazıyor. Web projeleri ve dergi yazarlığı haricinde kalan hayatına ayırdığı vaktin giderek azaldığından yakınsa da, halen hobileri arasında gitar ve flüt çalmak, şarkı söylemek, felsefe ve siyasetle ilgili okumak, futbol oynamak ve – İstanbul izin verdiğince – bisiklete binmek yer alıyor.